Hanbelî mezhebinde büyük hadîs âlimi. İlim tahsîl etmekle meşgûl oldu dâimî. Nesebi, "Ebâ Eyyüb Ensârî"ye ulaşır. Bunun için, "Ensârî" ismiyle oldu meşhur. Binaltı senesinde, "Herat"da doğan bu zât, Seksenbeş yaşlarında, orada etti vefât. Dört yaşında başladı o ilim tahsîline. Ve din ilimlerinin, vâkıf oldu hepsine. "Üçyüzbin"den ziyâde hadîs ezberlemişti. Bütün vakitlerini, ilimle geçirmişti. Zaman bulamıyordu yemek yemeye bile. Annesi, lokma lokma yedirirdi eliyle. Hadîs toplamak için, dolaştı diyâr diyâr. Nice sıkıntılara, katlandı leyl-ü nehâr. Bir gün, ders notlarıyla, gidiyorken bir yere, Şiddetli bir yağmura tutuldu birden bire. Islanmaması için aldığı ders notları, Rükû vaziyetinde gitti uzun yolları. Kendisi anlatır ki: (Kışın, cübbem yok idi. Hele bizim diyârda, hava çok soğuk idi. Evimde, tek bir "hasır" var idi, bir de "kerpiç". Bir de "keçem" vardı ki, kâfî gelmiyordu hiç. Başıma doğru çeksem, ayağım açılırdı. Ayaklarıma çeksem, başım açık kalırdı.) Buyurdu: (Bir mürşidin sohbetine kavuşmak, Nîmetlerin içinde, en büyük budur ancak. Onların bir şefkatli teveccüh ve nazarı, Siler atar kalpteki karartı ve pasları. Böyle kâmil bir alim ele geçerse eğer, Bu nîmetin kadrini, çok bilmek îcâb eder. Her zaman bulunsa da Kâbe, Minâ, Arafât, Ele geçmez her vakit böyle bir "mübârek zât". Bu yolda ilerleten en kuvvetli vâsıta, "Sevgi" ve "İtâat"tir böyle kâmil bir zâta. Kalbi incitilirse eğer ki o mürşidin, Bundan büyük felâket olmaz o kimse için.) Yine o buyuruyor: (Olur ki öyle zaman, Kulu, ibâdet ile meşgûl eder Yaradan. Lâkin "Ucb" ve "Kibr"e iter şeytân o zâtı. Felâkete sürükler onu o ibâdâtı. Yine öyle olur ki, Hak teâlâ, kuluna, Günâh işletir, ancak, pişmân olur o buna. Öyle çok üzülür ki, kavrulur, yanar içi. O günâh sebebiyle, çok yükselir o kişi.) Bir gün de buyurdu ki: (Günâhı küçük görmek, O günâhı yapmaktan, zararlıdır daha pek. "Cürm"ün küçüklüğüne bakma sakın ey insan! Düşün ki, kime karşı yaptın sen günâh, isyân?)