Âdem aleyhisselâm

A -
A +

Hak teâlâ "Âdem"e, her eşyânın adını, Öğretti birer birer, hem de sıfatlarını. Ayrıca, her san'atı bildirdi O'na yine, Ve bütün ilimleri, ilhâm etti kalbine. Sonra da evlâdının, kıyâmet gününe dek, Lisânlarını dahî öğretti O'na tek tek. O'na, bu ilimleri verince Hak teâlâ, Böylece meleklerden, oldu üstün ve alâ. Buyurdu: (Ey melekler, sâdıksanız siz eğer, Eşyânın adlarını, veriniz bana haber.) İtirâf eylediler melekler aczlerini, Dediler ki: (Yâ Rabbî, tenzîh ederiz seni. Bize ne öğrettinse, ancak onu biliriz, Senin bildirdiğinden, başka yok bir bilgimiz.) Hazret-i Âdem'e de buyurdu ki bu kere: (Eşyânın adlarını, haber ver meleklere.) Âdem Peygamber dahî, bu emre ittibâen, Onları, meleklere beyân etti tamâmen. Onlar, "Âdem Nebî"den öğrenince bunları, Daha da fazlalaştı, O'na hayrânlıkları. Hepsi şâhit oldular, ilminin kemâline, Ve çok gıpta ettiler, O'nun her bir hâline. Vaktâ ki "Kırk" yaşına geldi "Âdem Peygamber", O'nu, Cennet içine ilettiler melekler. Büyük bir "taht" yaptılar O'na Allah emriyle, Ve O'nu süslediler, Cennet zînetleriyle. Giydirdiler üstüne, bir "Cennet libâsı"nı, Ve koydular başına, bir "kerâmet tâcı"nı. Tebessüm etse idi "Âdem Nebî" bir kere, Dişlerinden çıkan nûr, aks ederdi her yere. Başını, ne tarafa döndürüp baksa idi, "Nûr-u Nebî", alnında parlardı "Güneş" gibi. Emretti Hak teâlâ, sonra meleklerine: (Alın O'nun tahtını, omuzlar üzerine. Dolaştırın, gezdirin Cennetin her yerini, Sonra Arş'ın yanında, indirin kendisini.) Bu emir üzerine, aldı O'nu melekler, Göklerin her yerini, gezdirip getirdiler. Alnında, güneş gibi, parıldayan "Nûr"unu, Bilirdi melekler de, Habîb'in olduğunu. Bu sebepten, ne vakit baksalardı yüzüne, Salevât okurlardı, "Habîbullah" üstüne. "Âdem aleyhisselâm", Cennetlere girince, Kürsîler konmuş gördü, Nebîler adedince. Onların hangisinde, biraz otursa idi, O peygamberin nûru, alnında parlar idi. "Habîbullah"ınkine, son kez oturduğunda, Kayboldu öbür nûrlar, o kürsînin nûrunda.