Tâlût, câlût, tâbût Mûsâ Nebî'den sonra, İsrâil oğulları, Zamanla doğru yoldan ayrıldı pek çokları. "Amalika" nâmiyle bir kavim vardı yine, Musallat etti Allah, onların üzerine. "Câlût" nâm biriydi ki, o kavmin hükümdârı, Askeriyle saldırıp, mağlûb etti onları. Hem Benî İsrâilin korumasında olan, Ve içinde, mukaddes emânetler bulunan, "Tâbût" denen kıymetli sandığı da aldılar, İsrâil oğulları çok perîşân oldular. Zîrâ o kutsal olan "Tâbût"u, Hak teâlâ, Âdem Peygamberine göndermişti evvelâ. Sâir Peygamberlerden dolaşıp bu emânet, "Mûsâ Nebî"ye kadar gelmişti en nihâyet. O da, mühim şeyleri ve "Tevrât-ı şerîf"i, Bunda sakladığından, pek çok idi şerefi. İsrâil oğulları, "Tâbût" elden gidince, Râhatları bozulup, üzüldüler bir nice. Gelip, Nebîlerine mürâcaat ettiler, Başlarına, kudretli bir melik istediler. Hak teâlâ vahyedip zamanın Nebîsine, "Tâlût" nâm bir kimseyi melik kıldı hepsine. Lâkin beğenmediler onu Benî İsrâil, Dediler: (İçimizde en kuvvetli o değil.) Takviye etmek için Hak teâlâ "Tâlût"u, "Câlût"un elindeki o mukaddes "Tâbût"u, Getirtti meleklerle Tâlût'un hânesine, Görüp, îtimâtları çoğaldı kendisine. "Tâlût", önce orduyu soktu harp düzenine, Yürüdü cihâd için "Câlût"un üzerine. "Seksen bin" kişi vardı "Tâlût"un ordusunda, Kudüs'ten ayrılarak, gelip kondu bir Su'da. Mevsim pek sıcak olup, ihtiyâç çoktu suya, Lâkin Tâlût, şöyle bir emir verdi orduya: (Kim doyuncaya kadar içerse iş bu sudan, Bilsin ki, o değildir Tâlût'un ordusundan. Her kim içmez ve yâhut içerse tek bir avuç, O, benim askerimdir, bu kadar sayılmaz suç.) O seksen bin kişiden, "Üçyüz onüç" hâlis er, Tâlût'un bu emrine ittibâ eylediler. Diğerleri su içip, oldular hep perîşân, "Üçyüz onüç" er ise, kazandı kıymet ve şân. Tâlût dahî alarak, bu "Üçyüz onüç" eri, Câlût'la savaş için, derhâl geçti o nehri. Nihâyet iki ordu, karşılıklı geldiler, Bir yanda "Koca ordu", bir yanda "Bir avuç er". Tâlût'un "üçyüz onüç" kişilik ordusunda, Genç bir yiğit vardı ki, hem de "Davud" adında.