"Davud Nebî", küçükten çok cesûr bir yiğitti, Yaşından umulmıyan cesârete sâhipti. Koyun güttüğü için gençliğinde bir müddet, "Sapan taşı" atmada hüneri çoktu gâyet. Bir gün dağda giderken, bir "Taş" çıktı yoluna, Fasîh bir lisân ile söyledi şöyle ona: (Ey Davud, beni al da, koy torbanın içine, Câlût'u öldürmekte yarar bir gün işine.) Davud aleyhisselâm bu sesi işiterek, Eğilip aldı onu, "Bir hikmet var" diyerek. Savaşmağa giderken Tâlût'un ordusunda, Hazır bulunuyordu o "Taş" da torbasında. Tâlût fermân etti ki cenk günü askerine: (Kızımı vereceğim Câlût'u öldürene. Hem ikrâm edeceğim salâhiyyet ve makâm, Her yerde onun mührü geçerli olacak tam.) "Câlût"un ordusunda "binlerle" var idi er, "Tâlût"un askeriyse, "Üçyüzonüç" idiler. Evvelâ kâfir Câlût, meydâna at sürerek, Dedi: (Var mı benimle döğüşecek bir erkek?) İri cüsseli olup, bilirdi savaşmağı, Göze alamadılar ona karşı çıkmağı. "Mü'minler korktu" diye kâfir böbürlenirken, "Davud aleyhisselâm" ortaya çıktı birden. Belinde "Sapan"ı ve sırtında torbasıyla, Çıktı er meydânına elinde sapanıyla. Sordu Câlût: (Ne için öne çıktın ey hakîr?) Dedi: (Geldim seninle dövüşmeye ey kâfir!) Câlût alay ederek, dedi ki: (Sen mi yâni? Nasıl cenk edeceksin, kılıcın nerde hani?) Belindeki sapanı aldı derhâl eline, Torbadan "Taş" çıkarıp, yerleştirdi yerine. Câlût onu görünce, gülüp alay ederek, Bıraktı kalkanını "Lüzûm yoktur" diyerek. Davud aleyhisselâm, tam Câlût'un başını, Dikkatle nişân alıp, salıverdi taşını. O anda çok kuvvetli rüzgâr esip âniden, Câlût'un başındaki "Tolga"sı düştü birden. Ve "Hazreti Davud"un attığı taş, nihâyet, Câlût'un tam alnına ediverdi isâbet. O iri cüssesiyle, düşüp "Öldü" atından, Ve müminler, hücûma geçti hemen ardından. Câlût'un ölümüyle, kâfirler bozuldular, Bir avuç müslümâna, o gün mağlûb oldular. "Tâlût", zaferden sonra sâdık kalıp va'dine, Nikâh etti kızını, derhâl "Davut Nebî"ye. Sonra da verdi ona, makâm ve salâhiyyet, Onun idâresine geçti bütün memleket.