"Ebül Feth" anlatır ki: Mısır'a, bir iş için, Gitmek üzre, hocamdan istedim bir gün izin. Hocam, bu yolculuğu tehlikeli gördüler. Mısır'a gitmem için, müsâde etmediler. Lâkin benim istekli olduğumu görünce, İzin verip dedi ki: (Git, fakat dinle önce. Başın darda kalıp da, tehlikeye düşersen, Şu duâyı okuyup, hâtırla bizi hemen.) Daha sonra, açarak mübârek ellerini, Çok duâlar etti ve yolcu eyledi beni. Yol arkadaşlarımla, Antakya'ya ulaştık. Bir gemiye binerek, oradan yola çıktık. O gece, çok şiddetli "Rüzgâr" esti durmadan. Sallanmaya başladı gemimiz sağdan, soldan. Batmak tehlikesiyle karşılaştı gemimiz. Büyük bir endîşeye kapılmıştık hepimiz. Başladılar yolcular tövbe ve istiğfâra. Korkup, ben de kendimden geçmiş idim o ara. Lâkin birden hocamın gür sesini işittim. Diyordu: (Ey Ebül Feth, sana ben ne demiştim. Ne çabuk da unuttun, o duâyı ve bizi. Niçin dinlemiyorsun, o nasîhatimizi.) Hocamın îkâzıyla kendime geldim derhal. Baktım, gitmiş tamâmen bendeki korkulu hal. O duâyı okuyup, dedim: (İmdât ey hocam! Yüksek himmetinizi, ediyorum istirhâm.) O anda, su üstünden birisi yürüyerek, Geldi ve herkes ona baktı hayret ederek. Gemiye yaklaşınca, gördüm ki o gelen zât, Sesini işittiğim, "Hocam"mış meğer bizzât. Duâ etti: (Yâ Rabbî, lütfet, deniz durulsun. İçindeki insanlar, tehlikeden kurtulsun.) O an durdu dalgalar, sâkin oldu hem deniz. Hocamın sâyesinde, kurtulmuştuk hepimiz. Bu mübârek velî zât, buyurdu ki bir gün de: (Şiddetli acı duyar, insanlar öldüğünde. Bir araya gelse de dünyâdaki acılar, "Can acısı" yanında, yine de "hiç" kalırlar. Sonra, "Kabir hayâtı" başlar ki mezarında, Karanlık, dar bir yerdir, kimse olmaz yanında. Sonra, korkunç şekilde gelerek "Münker-Nekir", Suâle çekerler ki, "Rabbin kim, dînin nedir?" Günâhı nisbetinde, mezarı sıkar onu. Böcekler ve akrepler, kemirir vücûdunu. Sonra, "Mahşer azâbı" gâyet zordur ve çetin. İnsanlar, nice bin yıl beklerler hesâb için. Sonra "Mîzân" önünde, başlar öne eğilir. Beklenir ki hakkında, nasıl hüküm verilir?)