Eyyûb aleyhisselâm

A -
A +

"Eyyûb aleyhisselâm", o şehrin hâricinde, Yaşıyordu küçük bir kulübenin içinde. Onu, Rahîme Hâtun yapmıştı ot ve saptan, Ona hizmet ederdi bıkmadan, usanmadan. Bir gün Rahîme Hâtun, yiyecek aramağa, Kulübeden ayrılıp, gitmişti az ırağa. Tekrârdan kulübeye dönmemişti ki hemîn, Hak teâlâ emriyle, geldi Cibrîl-i emîn. Ve ona buyurdu ki vahyedip Hak teâlâ: (Yâ Eyyûb, vermiş idim sana ben dert ve belâ. Sen, bunların hepsine gösterdin sabır, sebât, Şimdiyse vereceğim sana ni'met ve sıhhat. Yere vur ayağını, "iki su" fışkıracak, Onlardan biri "soğuk", biri "sıcak" olacak. Sıcağıyle gusl eyle, iç soğuk olanından, Sıhhate kavuşursun bunları yaptığın an.) Eyyûb Nebî alınca bu emrini Rabbinin, Güçlükle kulübeden dışarı çıktı ilkin. Sonra da ayağını, hafifçe vurdu yere, "İki pınar" fışkırdı önünde birden bire. Biri ile gusledip, içti öbür pınardan, Halâs oldu bir anda bütün hastalıklardan. Öyle ki, hiç kalmadı bir derdi ve mihneti, Geri geldi tamâmen, eski gücü, kuvveti. Hak teâlâ, derdine bir anda verdi devâ, Gencecik delikanlı oluverdi bu defâ. Cibrîl, "libâs" getirdi Cennetten ona birkaç, Ve Cennetten, başına giydirdi süslü bir "tâç". Daha sonra, bir "Lütuf bulutu" geldi yine, Altın parçacıkları saçıldı üzerine. O sırada Rahîme, şehirden etti avdet, Ve lâkin birdenbire şaşırıp etti hayret. Zîrâ görememişti o "Hazreti Eyyûb"u, Çok taaccüb etti ve garibine gitti bu. Genç ve güzel bir adam otururdu orada, Eyyûb Peygamber ise, yok idi ortalarda. Düşündü ki: "Ben bundan, hiçbir şey anlamadım, Zîrâ o, tek başına yürüyemez tek adım. Hiç mecâli yok iken az harekete dahî, Nereye gidebilir o şimdi yâ ilâhî?" Endîşeye kapılıp, sahrâya koştu o an, Sağa sola seğirtip, eyledi feryât figân. Böyle koşuştururken sağa sola sahrâda, "Eyyûb Nebî", Cibrîl'le otururdu orada. Ve lâkin sıhhat bulup, "Genç" hâlini almıştı, Rahîme onu görmüş, lâkin tanımamıştı. Cibrîl, Eyyûb Nebî'ye dedi ki bir aralık: (Rahîme'yi çağır da, kendini tanıt artık.)