Hârun aleyhisselâm

A -
A +

İsrâil oğulları, "Sâmirî"nin fendine, Aldanıp, tapınınca buzağı heykeline, "Hârun aleyhisselâm" üzüldü buna gâyet, Bundan vazgeçirmeğe eyledi sa'y-ü gayret. Buyurdu ki: (Ey kavmim, siz aldanıyorsunuz, Hidâyetten ayrılıp, şirke sapıyorsunuz. Şüphe yok ki, Rabbiniz Hak teâlâdır elbet, Allahı mâbud bilip, Ona edin ibâdet.) İsrâil oğulları onu dinlemediler, Ve hattâ karşı gelip, ona şöyle dediler: (Mûsâ gittiği yerden gelinceye kadar biz, Bu heykele tapmaktan hiç vazgeçmiyeceğiz.) Hârun Nebî, onlara ettiyse de nasîhat, Lâkin küfürlerinde ettiler yine inât. Mûsâ Peygamber ise, Tûr dağından dönünce, Çok üzüldü, kavminin bu hâlini görünce. Tevrât levhalarını, o gadapla elinden, Bırakıp, kardeşinin yanına geldi hemen. Gadabından, saçını tutup çekti kendine, Buyurdu: (Ey kardeşim, bu kavmin halleri ne? Görmedin mi onların şirke gittiklerini? Niçin îkâz etmedin hemen kendilerini?) O, özür diliyerek, dedi: (Ey birâderim! Sen böyle sakalımı, saçımı çekme benim. Men etmek gâyesiyle, gücüm yettiği kadar, Gayret ettim ve lâkin bana inanmadılar. Hattâ öldürmek için, geldiler üzerime, Beni azarlayıp da, düşmanı sevindirme.) "Mûsâ Nebî" dinleyip onun bu beyânını, Anladı kardeşinin suçu olmadığını. Dedi ki: (Yâ ilâhî, eyle bizi mağfiret, Her ikimizi dahî rahmetine idhâl et.) Sonra kavmine dönüp, buyurdu ki: (Peki siz, Niçin Hakkı bırakıp, bâtıla yöneldiniz?) Dediler: (Hîlesine aldandık Sâmirî'nin.) O zaman bir bedduâ eyledi onun için. Allah, Mûsâ Nebî'ye vahyetti ki sonra da: (Hârun'un ömrü bitti, bulunun filân dağda.) Oğullarını alıp, o dağa yöneldiler, Bir mağara görerek, içeriye girdiler. Orada bir "Taht" ile, bir "Yazı" duruyordu, (Bu, kime uygun ise, onundur) yazıyordu. Hârun aleyhisselâm, çıkıp yattı o taht'a, Buyurdu: (Benim için bu yapılmış âdetâ.) İnip, oğullarına eyleyince vasiyyet, Girdi genç sûretinde içeri "Melek-ül mevt". Müsaade isteyip, kabz eyledi rûhunu, "Mûsâ Nebî" oraya defn etti o gün onu.