Hûd aleyhisselâm

A -
A +

Kibirli kavim!.. Hûd Nebî, annesine, "Allah birdir" deyince, Kapıldı vâlidesi, bir sürûr ve sevince. Ve hemen bu oğlunun boynuna sarılarak, Dedi ki: (Ey evlâdım, senin yolun doğru, hak. Sen, bildiğin şekilde ibâdete devâm et, Tek senin ilâhına lâyıktır her ibâdet. Ben sana hâmileyken ve doğum esnâsında, Çok acâyip hallere şâhit oldum aslında. Sen dünyâya gelince, o vakit gece iken, Her taraf, gündüz gibi aydınlık oldu birden. Kuru olan ağaçlar, o zaman yeşermişti, Ve hattâ çiçek açıp, hepsi meyve vermişti. Ben, seninle berâber, bir yere gider iken, Karşıma, çok heybetli bir kimse çıktı birden. Seni benden alarak, verdi bir kimselere, Onlar da götürdüler, seni uzak yerlere. Çok beyaz ve nûrânî yüzlüydü bu kimseler, Sonra seni getirip, bana teslîm ettiler. Geldiğinde, "Nûr" vardı başının üzerinde, Hem de yeşil yâkutlar vardı bileklerinde.) "Hûd Nebî", sevimli ve tatlıydı konuşması, Ve hazret-i Âdem'e benziyordu sîmâsı. Dünyâ ve dünyâlıkla, ilgisi yoktu aslâ, Hep ibâdet ederdi, Hâlıkına pek fazla. Merhametli, şefkatli ve cömert idi gâyet, Yapardı ayrıyeten, ara sıra ticâret. Âd kavmi insanları, iri cüsselilerdi, Tuttuğunu koparan, kuvvetli kimselerdi. Gelmemişti dünyâya, onlardan iri insan, Hem de yaşamışlardı, dünyâda uzun zaman. Çok da bereketliydi, yaşadıkları yerler, Her yer yemyeşil olup, çoktu bağ ve bahçeler. Adım başı pınarlar ve akarsular vardı, Ayrıca, o beldede sık sık yağmur yağardı. Kayaları yontarak, sütun şekli verip tam, Üzerine, binâlar yaparlardı muazzam. Hazret-i Nûh'tan sonra, sekiz asır geçince, Âd kavmi insanları, bozuldular iyice. Hak, adâlet üzere yaşarken önceleri, Sonra çok kötüleşip, kalmadı bu halleri. Dinlerini unutup, cehâlete daldılar, Böylece yavaş yavaş, hak yoldan ayrıldılar. Nûh tûfânını gören kimse kalmadığından, Silinmişti te'sîri, bütün hâfızalardan. Boy ve kuvvetlerine, dünyâ ni'metlerine, Bakıp, âsî oldular tamâmen Rablerine. (Bizden daha kuvvetli kimse var mı?) diyerek, Bir gurûr ve kibire kapıldılar giderek.