"İbrâhîm Halîlullah", Nemrûd'un ateşine, Atılıp da, havadan tam düşerken içine, "Cibrîl" ile "Mikâil", gelip O'nu tuttular, Yavaşça indirerek, bir yere oturttular. Yanmadı Halîlullah, Nemrûd'un ateşinde, İstirâhat eyledi, "nûrdan çadır" içinde. Fışkırmağa başladı, sonra "tatlı bir pınar", Nağmeye başladılar, "bülbül" ile "kumru"lar. Nemrûd dahî, bir rü'yâ görerek o gün yine, "Onun yanmadığının", kapılmıştı vehmine. Bunu, erkânına da anlatarak o zâlim, Dedi: (Zannederim ki, "sağdır" şimdi İbrâhîm.) Dediler: (Bu ateşe, "dağlar bile" dayanmaz, Böyle ateş içinde, İbrâhîm nasıl yanmaz?) Nemrûd yine dedi ki: (Ne derseniz deyin siz, Bana öyle gelir ki, mağlûb olduk bunda biz.) Yüksek bir yere çıkıp, baktı merak içinde, "Nûrdan bir çadır" gördü, o ateşin içinde. Hayret içerisinde, seslendi: (Ey İbrâhîm! Seni, böyle ateşten kurtaran acabâ kim?) O dahî seslendi ki, O'na ateş içinden; (Beni Rabbim kurtardı, senin bu ateşinden.) O dedi: (Yâ İbrâhîm, "büyükmüş" Rabbin senin, Çıkıp ateş içinden, yanıma gelir misin?) Halîlullah çıktı ve geldi O'nun yanına, Nemrûd O'nu görünce, kapandı ayağına. Dedi: (Senin Rabbini, isterim ki bileyim, Ve O'na, "dört bin" adet, sığır kurbân edeyim.) Buyurdu ki: (İmâna gelmez isen sen eğer, Senin kurbanlarına, Rabbimiz vermez değer.) Dedi ki: (Terk edemem, mülk ve saltanatımı, Ve lâkin keseceğim O'na kurbanlarımı.) "Dört bin" deve ve sığır, kurbân edip peşinden, Sonra, îmân etmeği tasarladı içinden. Lâkin mâni oldular, yanındaki vezîrler, (Biraz mühlet iste ve meşveret et) dediler. O da mühlet istedi, hazret-i İbrâhîm'den, "Hârân" adlı vezîrle, meşveret etti hemen. O dedi ki: (Ey Nemrûd, yerin tanrısıyız biz, Nasıl gök tanrısına kulluk edebiliriz?) Böyle dediği için, vezîri "Hârân" ona, Yine nasîb olmadı, gelemedi îmâna. Bütün bunlara rağmen, Nemrûd ve Keldânîler, Çok az kimseler hâriç, îmâna gelmediler. Hattâ Halîlullah'a ve îmân edenlere, Başladılar ezâ ve ağır işkencelere. Dayanılmaz olunca, küffârın eziyeti, Hak teâlâ onlara, emreyledi hicreti.