Resûlullahın şefâati "Mahşer günü" insanlar, Resullere mürâcaat, Ederek, her birinden isterler bir şefâat. Lâkin havâle eder her biri diğerine, En son "Habîbullah"a gelirler onlar yine. Peygamber Efendimiz buyurur: "Ey cemâat, Rabbim izin verirse, ben ederim şefaat." Sonra kalkıp, izzetle Arş-ı âlâ'ya varır, Orada "Bin sene"lik bir secdeye kapanır. Rabbini, bir mükemmel eder ki hamd ve senâ, Bu, nasip olmamıştır Ondan gayri insana. O an "Ehl-i mahşer"in pek fenadır halleri, Anlatmak mümkün olmaz çekilen zahmetleri. Çoklarının dünyada sarıldıkları mallar, O gün, boyunlarında birer "Halka" olurlar. Kim "Deve zekâtı"nı vermemiş idi ise, Boynuna, bir deveyi yüklenmiştir o kimse. Ve her kim vermemişse, "Tarlasının uşru"nu, Yüklenir o da o gün, o yerin mahsulünü. Yüklendikleri şeyler, öyle ağırlaşır ki, Boyunları üstünde "Büyük dağ" olur sanki. Onların feryatları öyle artar ki hattâ, Sanki "Gök gürlemesi" gibi olur âdetâ. Ticaret eşyasıyle, altın ve gümüşün de, Zekâtını vermiyen, çok pişmandır o günde. Zîra zekâtlarını vermediği o mallar, "Koca bir yılan" olup, boynuna dolanırlar. Bâzıları vardır ki, avret mahallerinden, Kan, cerâhat ve irin akar mütemadiyen. Tahammülü imkânsız pis kokuları vardır, Bunlar da "Zina yapan" erkek ve kadınlardır. Bir kısmının dilleri, sarkmış göğüslerine, "İftira edenler" dir bunlar da birbirine. Bâzısının da karnı, yüksek dağlar gibidir, Bunlar da, "Fâiz ile" mal alıp verenlerdir. Peygamber Efendimiz secdedeyken o anda, Rabbimiz, Habîbine eder şöyle bir nidâ: "Yâ Muhammed, başını kaldır da şefâat et, İste muradını ki, edeyim ben icâbet." Resulullah, başını secdeden kaldırarak, Allahü teâlâya arz eder yalvararak. Ve der ki: "Yâ İlâhî, kulların arasından, İyi ve kötüleri ayırt et ki bu zaman, Rezil rüsvay oldular günahıyle her biri, Ve artık bu azaba yoktur tahammülleri". Şefâat muradını böyle arz ettiğinde, Derhal kabul edilir Hak teâlâ indinde. "Cennet"in gelmesini emreder cenab-ı Hak, Gelir her zînetiyle zînetlenmiş olarak.