Halîlullah, el açıp duâ etti: (Yâ Rabbî! Bana sen, sâlihlerden bir "Oğul" bağışla ki, Halkı dîne dâvette, yardımcım olsun benim, Gurbete çıkınca da olsun yâr ve refîkim.) Hazreti "Sâre"nin de böyle idi murâdı, Lâkin o ana kadar olmamıştı evlâdı. "Hâcer" nâm hizmetçisi vardı ki kendisinin, Onu âzâd eyledi bu işe çâre için. Dedi ki: (Yâ İbrâhîm, Hâcer'i eyle nikâh, Belki ondan, bir çocuk bahşeder sana Allah.) Evlendi Hâcer ile bu teklîf üzerine, Rabbimiz, "İsmâil"i lutfetti kendisine. Ne zaman ki İsmâil dünyâya etti teşrîf, Parlamağa başladı alnında "Nûr-u şerîf". İbrâhîm Halîlullah, çok severdi oğlunu, Yanından bir an bile ayırmazdı hiç onu. İntikal eyleyince "Nûr-u şerîf" Hâcer'e, Bir kıskançlık duygusu ârız oldu Sâre'ye. O ümit ederdi ki, kendine geçsin o "Nûr", Olmayınca, üzülüp kalben oldu bî-huzûr. Yine de Halîlullah, onu hoş tutuyordu, Ve hiç incitmemeğe gayret sarfediyordu. Çoğalınca Sâre'nin kalbindeki bu gayret, Hazreti İbrâhîm'e geldi bir gün nihâyet. Dedi ki: (Al yanına İsmâil'le Hâcer'i, Başka yere götürüp, bırak, hemen dön geri.) Rabbinden de bir vahiy geldi ki ona yine: (Sâre'nin isteğini getiriver yerine.) O da, hemen Hâcer'le, kundaktaki oğlunu, Alarak çıktı yola, tuttu Mekke yolunu. O zamanlar Mekke'de, tek insan yaşamazdı, Ve hattâ içmek için, damla su bulunmazdı. Bu "Issız yer"e koyup, oğlu ile Hâcer'i, Hiçbir şey söylemeden kendisi döndü geri. Zîrâ Sâre Hâtun'un şöyleydi şartı ona: (Konuşmadan geri dön, bakma hem de ardına.) O da, tembîh üzere hiçbir şey konuşmadan, Dönünce, Hâcer Hâtun koşturdu arkasından. Dedi: (Bu ıssız yerde, kimse yok görüşecek Lokma ekmek, damla su yoktur yiyip içecek. Bu yer, sıcak ve kurak bir "Çöl"dür görüyorsun, Bizi, yalnız bırakıp nereye gidiyorsun?) Bunları, tekrâr tekrâr söylediyse de ona, O, bir cevap vermeyip devâm etti yoluna. Hâcer de, son olarak şöyle suâl eyledi: (Sana, böyle etmeni Allah mı emreyledi?) Yalnız (Evet) deyince cevâben Halîlullah, Dedi ki: (Zâyi etmez öyleyse bizi Allah.)