Mazhar-ı Cân-ı Cânân

A -
A +

Henüz bu mübâreğin çocukluk zamanında, Rüşd, hidâyet nûrları parlıyordu alnında. "Ebû Bekr-i Sıddîk"ın her ne zaman ismini, Ansaydı, karşısında görürdü kendisini. "İmâm-ı Rabbânî"yi düşünseydi ne zaman, Onun rûhâniyeti gelirdi ona o an. Babası, kendisine demiştir ki: (Ey oğlum! Sen dünyâya gelince, bu dünyâdan soğudum. Mevkî, makam sâhibi bir dünyâ adamıyken, Senin doğumun ile, terk ettim dünyâyı ben.) Onaltı yaşındayken Mazhar-ı Cân-ı Cânân, Dünyâyı, ebediyyen terk eyledi Mirza Cân. Vasiyyet etmişti ki oğluna ölüm günü: (Evlâdım, boş şeylerle hebâ etme ömrünü.) O dahî, babasının uyup vasiyyetine, Gitmeye başladı hep, velîler sohbetine. Lâkin akrabâları, dediler ki: (Ecdâdın, Mevkî makam sâhibi zevâtıydı zamanın. Biz arzu ederiz ki, sen dahî onlar gibi, Olasın bu ülkede yüksek mevkî sâhibi.) O gece, rüyâsında göründü bir evliyâ. Ve ona buyurdu ki: (Vefâsızdır bu dünyâ. Âhirete yönel ki, budur işin esâsı. İnsan, cam parçasıyla, değişir mi elması?) Sabah uyandığında, kalbinde mevkî, makam, Düşüncesi, sevgisi, silinip gitmişti tam. Artık o, bir kenara bırakarak dünyâyı, Aramaya başladı "Âlim" ve "Evliyâ"yı. Her kim haber verseydi, bir "Velî"yi kendine, Onu arar ve bulur, giderdi sohbetine. Kendisi anlatır ki: Onsekizdi tam yaşım. "Seyyid Nûr"dan bahsetti, bana bir arkadaşım. Bu ismi işitince, elimde olmadan hiç, Tam kapladı kalbimi, bir ferahlık ve sevinç. Hattâ henüz görmeden, tutuldu kalbim ona. Büyük bir iştiyâkla, vardım huzûrlarına. İlk defâ gördüğümde bu "İslâm büyüğü"nü, Anladım Hak katında olan üstünlüğünü. Sünnet-i seniyyeye bağlı idi o gâyet, Dînin emirlerine, ederdi tam riâyet. Mübârek cemâlinden, sanki "Nûr" akıyordu. Sohbetinin feyzleri, cana can katıyordu. İyice anladım ki: "Rabbini arıyanlar, Onun himmeti ile, çabuk kavuşuyorlar. Kalbi hasta olanlar, görse onu bir defâ, O sohbetle, kalbine, gelirdi nûr ve safa"