Mu'înüddîn-i Çeştî

A -
A +

Hindistan'da yaşıyan, bu mübârek velî zât, "Yüz" yaşına gelince, "Ecmîr"de etti vefât. O henüz çocuk iken, vefât etti babası. Bir "bağ" düştü kendine, pay edince mîrâsı. Bir gün, bir "Hak âşığı", teşrîf etti o bağa. O zâta hürmetinden, kalktı hemen ayağa. Ellerini öperek, oturttu bir gölgeye. En güzel üzümlerden, getirdi yesin diye. Lâkin o, üzümlere hiç rağbet etmiyerek, Çıkardı iç cebinden, bir lokma "Kuru ekmek". Koydu onun ağzına, eliyle o lokmadan. "Mu'înüddîn"in kalbi, "Nur" ile doldu o an. Çıktı "dünyâ sevgisi", tamâmiyle kalbinden. Yerine, "Muhabbeti ilâhî" girdi hemen. Dağıttı fakirlere, sonra cümle malını. Ezberledi Kur'ân-ı Kerîm'in tamâmını. Bir "Allah adamı"nı, aradı o arada. "Osmân-ı Hârûnî"ye, tâbi oldu sonra da. Yirmi yıl, bu hocaya hizmet edip, nihâyet, Tasavvufta yetişip, aldı mutlak icâzet. Bir "Kerpiç" duruyordu, o anda önlerinde. Emriyle alır almaz, "Altın" oldu elinde. Buyurdu ki: (Tamamdır, işin yâ Mu'înüddîn! Artık hizmet bekliyor, şu anda senden bu din.) Artık o, şefkat ile baksaydı bir insana, Kavuşurdu o kişi, mânevî çok ihsâna. Hırkası eskiseydi, bizzât kendi yamardı. Sonra, yama üstüne, tekrar yama yapardı. Seyâhatte bir ara, uğradı Beytullah'a. Kâbe'yi tavâf edip, duâ etti Allah'a. Oradan, Medîne'ye gelen bu mübârek zât, Resûl-i müctebâyı, gözüyle gördü bizzât. Şöyle ki, girer girmez o mescid-i Nebî'ye, Bir ses çıktı Ravda'dan: (Mu'înüddîn gel!) diye. Bu ses, bizzât Resûl'ün kabrinden geliyordu. (Bana, Mu'înüddîn'i çağırınız!) diyordu. Türbedâr, cemâatin arasına girerek, Çağırdı: (Mu'înüddîn! Mu'înüddîn!) diyerek. O böyle çağırınca mescitte olanlara, (Buyur! buyur!) dediler, çok kişi türbedâra. Bu hâle çok şaşırıp, geri geldi türbeye. Sordu Resûlullah'a: (Hangisi gelsin?) diye. Türbedâr, edeb ile bekliyorken Ravda'da, (Çeştî olanı gelsin!) denildi o arada. Cemâate hitâben, bağırdı ki bu sefer: (Mu'înüddîn Çeştî'yi çağırıyor, o Server!)