Vardı ki o zamanlar, Bağdat'ta yedi kimse, "Ateş"e taparlardı, onların yedisi de. Çekerlerdi hem dahî, her gün sıkı riyâzet. Yâni nefislerine, ederlerdi eziyet. Öyle yapmış idi ki, bu riyâzet onları, Altı ayda, bir lokma ekmekti gıdâları. Böyle açlık, susuzluk çekerek gün ve gece, Sonunda "İstidrâc"a kavuştular böylece. Câhil halk, gördüğünde onların bu hâlini, "Büyük zât" bilirlerdi, mâlesef her birini. "Mu'înüddîn Çeştî"yi, işitip bu kâfirler, Onun ile tanışıp, görüşmek istediler. Geldiler bu maksatla, bulunduğu ülkeye. Sordular: "Filân zâtın hânesi nerde?" diye. Nihâyet evi bulup, huzûruna vardılar. Lâkin birden, büyük bir dehşete kapıldılar. Peşinden bir titreme aldı bedenlerini. O zât ise, heybetle, süzerek herbirini, Buyurdu: (Siz Allah'tan, hiç utanmaz mısınız? Hak teâlâ dururken, ateşe taparsınız.) Dediler: (Biz ateşe taparız ki elbette, Yakmasın hiç bizleri, dünyâ ve âhirette.) Buyurdu: (Ey ahmaklar, ateş mâbud olur mu? Hiç ateşe tapanlar, yanmaktan kurtulur mu? Zîrâ tek "Allah" vardır, ibâdete müstehak. Böyle îmân etmiyen, yanacaktır muhakkak. Ve siz, böyle "Allah"a, koştukça şerîk ve eş, Dünyâ ve âhirette, yakar sizi o ateş. Bakın ben, tek Allah'a inanırım şu anda. Bu yüzden ateş beni, yakmaz iki cihânda.) Onlar hayret ederek, dediler: (Nasıl olur. İsbât et bu sözünü, bakalım doğru mudur?) Mu'înüddîn-i Çeştî, "Peki" dedi ve hemen, İçerden bir yığın "Kor" alıp geldi yanarken. Ve Allah'a sığınıp, avuçladı "Köz"leri. Dehşetten açık kaldı, kâfirlerin gözleri. Hattâ onun elinde, söndü yanan ateşler. Hayretle şâhid oldu, buna ateşperestler. Ve o gün görür görmez, bu müthiş kerâmeti, Nakşoldu kalplerine, "İslâm"ın muhabbeti. O sırada gâibten, şöyle bir ses duydular: (Ateş, hâlis mü'mine veremez aslâ zarar.) Onlar, bütün bunları işiterek, görerek, Hepsi îmân ettiler, şehâdet getirerek. Oldular yedisi de, o zâtın talebesi. Hattâ kısa zamanda, "Evliyâ" oldu hepsi. Nice kâfir kimseler, bir bakmakla yüzüne, O anda îmân edip, inanırdı sözüne.