Bir Aşûre günüydü, "hazreti Abdülhâlık", Sohbet ediyordu ki mescitte bir aralık, Müslümân kıyâfetli bir "Genç" girdi içeri. Talebe arasında, oturdu diz üzeri. Bu büyük zât, bir yandan hem sohbet ediyordu, Bir yandan da, dikkatle "O genc"e bakıyordu. Sohbetin arasında, bir ara o genç adam, Dedi ki: (Ey efendim, Resûl aleyhisselâm, "Firâset-i mü'minden sakının ey insanlar! Zîrâ o, Rabbimizin nûruyla eder nazar." Diye, bir hadîsinde, buyurdu ki eshâba: Bu hadîs-i şerîfin sırrı nedir acabâ?) Buyurdu: (Sırrı şu ki, belindeki zünnârı, Çıkar da müslümân ol, kandırma insanları.) Genç, îtirâz ederek dedi: (Allah korusun. Yâni sen, şimdi bende zünnâr mı var diyorsun?) Buyurdu: (Şu hırkanı çıkar da öyle ise, Zünnâr olmadığını, isbât et mâdem bize.) Çıkardı hırkasını, o genç istemiyerek. Belinde bağlı "Zünnâr" çıkınca, üzüldü pek. Yalan söylediğine utandı, mahcûb oldu. O an "islâm"a karşı, kalbine sevgi doldu. Hem de bir evliyânın, Allah'ın nûru ile, Nazar edeceğini anladı böylelikle. Kalbinde ona karşı, duydu büyük muhabbet. Ve getirdi aşk ile, "Kelime-i şehâdet". O zaman o büyük zât buyurdu ki: (Ey dostlar! Bu, kesti zünnârını ve affa oldu mazhar. Gelin, biz de keselim bizdeki zünnârları. Olsun îmânlarımız kâmil ve şirkten arı. O, "maddî zünnârı"nı kesti ve etti îmân. Biz, kalptekini kesip, bulalım tam itmînân. Şu "kibir zünnârı"nı kalpten kesip atalım. Böylece gizli şirkten, birlikte kurtulalım.) Herbirinin kalbinden, onun himmeti ile, Gitti "Gurur" ve "Kibir", kalmadı zerre bile. Bu zâtın tek gâyesi, "Dîne hizmet" yapmaktı. Her duâsı, İndallah kabûl olan bir zâttı. Bir gün sevenlerinden birisi, çok uzaktan, Dergâha gelmişti ki, duâ alsın bu zâttan. Az sonra, güzel yüzlü, şık giyimli genç biri, Gelip duâ istedi ve çıkıp gitti geri. Lâkin gelen misâfir, çok merak etti onu. Suâl etti İmâm'dan onun kim olduğunu. Buyurdu: (Melek idi, biraz önce gördüğün. Duâ istemek için, bize gelir bâzı gün.)