Onu tandıra gizledi!.. "Mûsâ Peygamber"in de vardı bir kız kardeşi, Memurları görünce ürperdi gâyet içi. Koşarak, annesine korkuyla verdi haber: (Anneciğim, Fir'avnın adamları geldiler.) Şaşırdı annesi de neye uğradığını, Gitti aklı başından, bilmedi n'aptığını. "Bebeği", bir hırkaya sararak cân havliyle, Koyuverdi tandırın dibine o hâliyle. Tandır ise, bir hayli "kızmış" idi ateşten, Lâkin düşünemedi bunu o telâşeden. Fir'avnın adamları girdiler içeriye, Didik didik ettiler "Bir bebek var mı?" diye. Her yeri aradılar "Tandırın içi" hâriç, Onu açıp bakmağa lüzûm görmediler hiç. Belli de olmuyordu doğum yapmış bir hâli, Fir'avnın adamları şaşırdılar bir hayli. Dediler: (Biraz önce, bu evden çıktı ebe, Muhakkak doğum yaptın, söyle, bebek nerede?) Dedi: (O gördüğünüz, ebe idi ve lâkin, Ziyârete gelmişti, gelmedi doğum için.) Bu cevâbı alınca, hep gittiler geriye, Lâkin o, çok korkmuştu "Onu bulurlar" diye. O dehşeti, üstünden kolay atamamıştı, Bir müddet kendisini toparlıyamamıştı. Ne zaman ki bir ara gelince kendisine, (Çocuk nerede?) diye sordu kerîmesine. Dedi ki: (Anneciğim, bilmem ki nerde çocuk? Memurlar geldiğinde, sendeydi, düşün çabuk.) Onlar, onu aramak telâşesinde iken, Bir "Ağlama sesleri" geldi tandır içinden. Bu, "hazreti Mûsâ"nın ağlama sesleriydi, Sanki, "Ben buradayım" diye haber verirdi. Cân havliyle seğirtip, tandırdan aldı onu, Bağrına bastı hemen bu göz nûru oğlunu. Sıcak tandır içinde, görmemişti bir zarar, Allah, onu ateşten korumuştu âşikâr. İlk tehlike, böylece atlatılmıştı, fakat, Mübârek vâlidesi değildi henüz râhat. Fir'avnın câsusları, bunu öğrenirlerdi, Bu yüzden yine korku, endîşe içindeydi. Ve lâkin Hak teâlâ, ilhâm etti ki ona: (Bir zarar gelmiyecek, kâfirlerden oğluna. Eğer öğrenirlerse bir zaman onlar bunu, Bir sandığın içinde, Nil'e bırak oğlunu. Korkma, geri veririz biz onu sana yine, Ve Peygamber eyleriz hem de Mısır iline.) Hak teâlâ, kalbine verince bu ilhâmı, Kalmadı bu husûsta endîşesi, evhâmı.