Mûsâ aleyhisselâm

A -
A +

"Oğlunu suya bırak!" Kıptî bir marangozun giderek dükkânına, Dedi ki: (Şu evsâfta sandık yap hemen bana.) Bu teklîf, tuhafına gitti o marangozun, Dedi: (Ne yapacaksın bu sandığı ey hâtun?) Hakîkati, ayniyle îzâh etti kendine, Ertesi gün sandığı alıp geldi evine. Halbuki mü'minlerin düşmanıydı kıptîler, O da hemen gitti ki, polise versin haber. Ve lâkin polislere gider gitmez o kıptî, Bir tek söz söylemeğe, olmadı hiç tâkati. Zîrâ "dili tutuldu" o kıptî marangozun, Bir şey konuşamadan, bekledi uzun uzun. Firavun'un memurları, ona sinirlendiler, (Niçin konuşmuyorsun, niye geldin?) dediler. Bir şeyler söylemeğe çalışıyordu, fakat, Tek bir söz söylemeğe, yok idi onda tâkat. Cânları sıkılmıştı onların bu kıptîye, Dövüp kovaladılar "Akıldan noksan" diye. Acınacak bir hâle geldi kıptî büsbütün, Sağa sola çarparak, hor, zelîl oldu o gün. Bu hâli, hidâyete getirdi lâkin onu, Anladı "ilâhî bir îkâz"ın olduğunu. Dedi: (Bu musîbetten kurtulursam ben eğer, Saklarım bu husûsu, kimseye vermem haber.) Ne zaman ki zihninden geçirdi bu sözleri, Başladı konuşmağa ve açıldı gözleri. Bir "Îmân" ve "Hidâyet" gelmişti kendisine, Sevincinden kapandı şükrâne secdesine. Velhâsıl bu korku da atlatıldı pek âlâ, Zîrâ hıfzediyordu onları Hak teâlâ. Sandığı, bir kamıştan yapmış idi o kişi, Ülülazm bir "Resûl"ü taşımaktı tek işi. Annesi, pamuk koyup bu sandığın dibine, Yatırdı ihtimâmla evlâdını içine. Kucaklayıp, gizlice "Nil nehri"ne giderek, Bıraktı su üstüne, Rabbine güvenerek. Elbet bir anne için, zor bir şeydi bu gerçi, Lâkin Hakk'a güvendi, râhattı gâyet içi. Taşırdı nehir onu, gâyet râhat ve sâkin, Sanki idrâkindeydi yaptığı bu hizmetin. Firavun'un sarayının civârından geçerken, Bir "Kanal" ayrılırdı saraya bu nehirden. Tam o yere gelince, dönüp girdi kanala, Sanki onu, birisi, sevk etmişti o yola. Su üstünden süzülüp, geldi kıyıya kadar, Ağaçlar arasına girdi ve kıldı karâr. Saray hizmetçileri, "Su" için o nehire, Gelince, o sandığı gördüler birden bire.