Firavun, "Mûsâ Nebî"nin birçok mûcizesini, Görse de, inkâr etti yine de kendisini. Mûsâ aleyhisselâm duâ etti Rabbine: (Yâ Rabbî, belâ gönder bu Firavun'un kavmine.) Kabûl etti Rabbimiz onun bu duâsını, Gönderdi bu kavime bir "Tûfân" belâsını. Su doldu evlerine boğulmayacak kadar, Bu tûfândan, sâdece "Kıptîler" gördü zarar. Gelip Mûsâ Nebî'ye, dediler ki: (Duâ et, Kalksın üzerimizden bu belâ ve musîbet.) O duâ buyurunca, ânında durdu tûfân, Ve lâkin o kıptîler etmedi yine îmân. Bu sefer Hak teâlâ, verdi başka bir âfât, "Çekirge"yi eyledi başlarına musallat. Ekin ve meyvelerden ne varsa, hep yediler, Sonra da evlerini istîlâ eylediler. Kemirdiler bilcümle pencere, kapı, tahta, Demir çivileri de yediler sonra hattâ. Zîrâ doymuyorlardı çekirgeler ne yese, Kıptîler bunu görüp, düştüler büyük ye'se. Âciz kalıp, geldiler yine "Mûsâ Nebî"ye, Dediler: (Duâ et de, azâb gitsin geriye.) Duâ etti Rabbine Mûsâ aleyhisselâm, "Çekirge âfeti" de, bir anda buldu hitâm. Ve lâkin sözlerinde durmadı onlar yine, Yine inanmadılar Allahın birliğine. Bu azgın Kıptîlere, bu sefer Hak teâlâ, "Bit" ve "Güve" gönderip, verdi yine bir belâ. Mahsûl ve ekinleri istîlâ eylediler, Hiçbir şey bırakmayıp, ne varsa hep yediler. Sonra da, evlerini ettiler muhâsara, Bir anda dadandılar mutfak ve odalara. Her nereye gitseler, "Bit" ve "Güve" vardı hep, Kıptîler, bundan dahî oldular çok muazzeb. Yemek pişirmek için alsalar tencereyi, Görürlerdi içinde binlerce "Bit, güve"yi. Ağzını pek sıkıca kapatsalar da, yine, Girerdi bit ve güve o kapların içine. Bedenlerine dahî girdiler sonra hattâ, Her yerden "Bit" ve "Güve" kaynıyordu âdetâ. Gece, yataklarına hücûm ederlerdi hep, Hiç uyuyamazlardı "Kıptîler" bundan sebep. Yine Mûsâ Nebî'ye gelerek o Kıptîler, (Duâ et, bu musîbet kalksın artık) dediler. Mûsâ aleyhisselâm etti duâ ve niyâz, Kıptîler, böylelikle bundan da oldu halâs. Ve lâkin onlar yine gelmediler îmâna, Dediler ki: (Yâ Mûsâ, inanmayız biz sana.)