Mûsâ aleyhisselâm

A -
A +

Hak teâlâ onlara, yine verdi bir âfât, Eyledi bu sefer de, "Kurbağa"yı musallat. Evleri, avluları kurbağa kaynıyordu, "Bir" tâne öldürseler, "Bin" tâne artıyordu. Yataklarına dahî, dolardı onlar hattâ, Hiç kimse, kurbağadan yatamazdı yatakta. Biri, konuşmak için ağzını açsa eğer, İçine kurbağalar sıçrıyordu her sefer. Yemek pişirmek için, yaksalar bir ateşi, Derhâl söndürürlerdi atlayıp üçü beşi. Yemek kablarına da, girerdi "Kurbağa"lar, Ateş ile sıcaktan, görmezlerdi bir zarar. Artık Mûsâ Nebî'ye geldiler en nihâyet, Dediler ki: (Mahvetti bizleri bu musîbet. Kaldır üzerimizden bu âfet ve belâyı, Biz de îmân edelim sana bundan dolayı.) Mûsâ Nebî, onlardan "Kavî söz" aldı yine, Belânın def'i için duâ etti Rabbine. Hak teâlâ, bir "rüzgâr" estirerek bu sefer, O yerde, kurbağadan kalmadı tek bir eser. Kurbağa musîbeti ortadan kalktı, fakat, Yine göstermediler sözlerine sadâkat. Mûsâ aleyhisselâm bedduâ etti yine, Nil'in suyu, bir anda dönüştü "Kan" hâline. Sâdece "Kıptîler"e geldi lâkin bu âfet, Aynı su, mü'minlere tatlı ve saftı gâyet. Meselâ su çekseydi bir Kıptî bir kuyudan, O su, onun elinde "Kan" olurdu her zaman. Yine aynı kuyudan, mü'minler çekse eğer, Onlara, saf ve temiz "Su" gelirdi her sefer. Bir mü'minle bir Kıptî, su içseydi bir kaptan, Mü'minin içtiği "Su", Kıptîye olurdu "Kan". Bir kıptî, bir mü'minden etti ki bir gün niyâz: (Şu senin saf suyundan ikrâm et bana biraz.) "Olur" deyip, kabından döktü onun kabına, Ve lâkin döker dökmez, su, birden döndü "Kan"a. Firavun da, susuzluktan kemirdi yaş ağacı, Lâkin bu da, ağzına geldi "Tuzlu" ve "Acı". Yine Mûsâ Nebî'ye yalvardılar gelerek, Dediler: (Bu belâya, gücümüz kalmadı pek. Rabbine, bunun için eyle de yine niyâz, Bu kan belâsından da, eylesin bizi halâs. Îmâna geleceğiz, sana söz, hem de kat'î, Yeter ki üstümüzden kaldır bu musîbeti.) Duâ etti, bu belâ ortadan kalktı yine, Lâkin inanmadılar yine onun dînine.