Mûsâ aleyhisselâm ile Kârûn

A -
A +

Şeytan'ın hilesi! "Kârûn", Mûsâ Nebî'nin ümmetinden biriydi, Ya amcası, yâhut da amcası oğlu idi. Önceden fakîr olup, iyiydi huyu gâyet, "Tevrât"ı güzel okur, çok yapardı ibâdet. Dördüncü torunuydu Yâkub Peygamberin de, İnandı, Mûsâ Nebî Peygamber geldiğinde. Îmân etmeden önce, Firavun'un vezîriydi, Halka zulüm, eziyet eyleyen birisiydi. Îmân ettikten sonra, el çekti vezîrlikten, Kendisini ilme ve tâate verdi hepten. Mûsâ Nebî'ye karşı vardı hürmet, edebi, Ona, "Kimyâ ilmi"ni öğretti Mûsâ Nebî. Hazreti Mûsâ ile, Hârun'dan sonra hattâ, O idi en ileri, ilim ile tâatta. Yüzünün fevkalâde bir güzelliği vardı, Bu yüzden kendisine "Nûr yüzlü" diyorlardı. Kırk sene, dağ başında eyledi hep ibâdet, "İblîs", onun hâlini öğrendi en nihâyet. Onu aldatmak için, bir "İnsan" kılığında, Başladı ibâdete, gidip onun yanında. Öyle ki, geçti hattâ ibâdette "Kârûn"u, O, iblîse inanıp, mübârek bildi onu. Kalbinde ona karşı besledi çok muhabbet, Ona çok kıymet verip, eyledi saygı, hürmet. "İblîs" kavuşmuş idi tam da aradığına, Hîlesi gereğince, şöyle dedi Kârûn'a: (Dağ başında durmakla iyi mi yapıyoruz? Eş dost hasta olsalar, ilgilenemiyoruz. Ve hattâ ölseler de, olmuyoruz haberdâr, İşte bu bakımlardan bir noksanlığımız var.) Kârûn onu dinledi ve hak verdi İblîs'e, Dedi ki: (Ne yapmamız lazımdır öyle ise?) İblîs de, (İnsanlara karışmak lâzım) deyip, Dağdan köye indirdi "Kârûn"u iknâ edip. Başladılar tâate bir yere kapanarak, Yemek getirirlerdi onlara her gün o halk. Bir müddet böyle devâm edip tâatlerine, Sonunda şöyle dedi Kârûn'a İblîs yine: (Ey Kârûn, başkaları getirip biz yiyoruz, Sanki böyle yapmakla iyi mi ediyoruz? Başkasına yük olmak, iyi değil bu dinde, Böyle tâat, makbûl de olmaz Allah indinde.) Kârûn dedi: (Öyleyse, ne yapmak îcâb eder?) Dedi: (Bir gün çalışıp, bir gün ibâdet yeter. Böylelikle daha çok kazanırız bol para, Yardımda bulunuruz, fakîr ve muhtâçlara.) "Kârûn", bu fikri dahî münâsib buldu gâyet, Para kazanmak için, eyledi sa'y-ü gayret.