Malıyla böbürlendi İblîs'in teşvîkiyle, "Kârûn"un, günden güne, "Para kazanma" hırsı, tam yerleşti gönlüne. Kazandıkça, bu hırsı daha da artıyordu, Artık bütün gücünü, bu yolda harcıyordu. Mûsâ aleyhisselâm, daha önce de zâten, Ona, "Kimyâ ilmi"ni öğretmişti tamâmen. O, bu ilmini dahî, bu yolda harcadı hep, "Dünyâlık" toplamakla meşgûl oldu rûz-ü şeb. Görülmemiş hırs ile, hep mal kattı malına, İnsanlara hizmeti getirmedi aklına. Hakîkaten çok büyük "Zengin" oldu ilerde, Öyle ki, zenginliği destân oldu dillerde. Hattâ günümüzde de, bu, bir darb-ı meseldir, "Zenginlik" söylenince, hep "Kârûn" akla gelir. Hazîneler almazdı, servet ve mallarını, "Kırk katır" taşıyordu sırf anahtarlarını. Binip altın eğerli, beyaz renkli atına, Hep gösteriş yapardı, her gün o yer halkına. Onu tatmîn etmedi bu hareketleri de, Küçük gördü sonunda, "Mûsâ Peygamber"i de. Onun duâsı ile zengin olmuştu fakat, Şimdi dinlemiyordu, o etse de nasîhat. Mûsâ Nebî, Allahın emriyle ileride, "Hibir" yaptı kardeşi "Hârun Peygamber"i de. Hibirlik, "Kurbân kesmek" mânâsına gelirdi, Îtibârlı kimseler bunu yapabilirdi. Bunu duyup, hasedi daha da arttı onun, Gidip, Mûsâ Nebî'ye şöyle dedi bu Kârûn: (Sende Peygamberlik var, Hârun da oldu Hibir, Bende yok böyle şeyler, bu nasıl olabilir?) Buyurdu ki: (Ey Kârûn, terk et bu düşünceyi, Ben değil, Allah verdi ona bu vazîfeyi.) Kârûn dedi: (Ne belli, belki de öyle değil, Bu bâbta istiyorum bir alâmet, bir delîl.) Mûsâ aleyhisselâm buyurdu: (Öyle ise, Her kişi, bastonunu getirip versin bize. O bastonlar, mescitte dursunlar sabaha dek, Bakalım ertesi gün, kiminki yeşerecek? Sabah kimin bastonu verirse dal ve budak, Bilin ki, Hibirliğe, o kişiymiş müstehak.) İsrâil oğulları verdiler bastonları, Mûsâ Nebî, mescide gidip dikti onları. Sabaha gördüler ki, hep hayrette kalarak, Sırf "Hârun Nebî"ninki vermişti dal ve budak. Buyurdu ki: (Ey Kârûn, şimdi söyle, bu nedir?) Dedi ki: (Bu, sihirden başka bir şey değildir.)