Şît aleyhisselâm

A -
A +

Ne zaman ki Hâbil'i, Kâbil öldürdüğünde, Çok üzüldü babası, gelip de gördüğünde. Tesellî etmek için, Rabbimiz Onu bizzât, Sonradan kendisine, ihsân etti bir evlât. "Allah'ın hediyesi", olan bu evlâdını, Çok sevip, bu ma'nâda, "Şît" koymuştu adını. Hem bütün çocukları, biri kız, biri erkek, Hep "ikiz" doğuyorken, bu geldi dünyâya tek. Habîbullahın "Nûr"u, kendi alnından, buna, Geçince, muhabbeti çok oldu bu oğluna. Diğer evlâtlarından, Onu üstün ve azîz, Tutarak, Onu yaptı onlara hâkim, reîs. Bilcümle ilimleri ve ilâhî sırları, Ona, bizzât kendisi öğretti ayrı ayrı. Vaktâ ki Âdem Nebî, dünyâdan göçtü nâgâh, "Şît aleyhisselâm"ı, peygamber yaptı Allah. Ve Ona, "elli suhuf" gönderdi ki, içinde, Çok ilimler var idi, emirler hâricinde. Meselâ fizik, kimyâ, matematik ve hattâ, Bilgiler mevcûd idi çok çeşitli san'atta. "Şît peygamber", ekserî Şam'da oturuyordu, İnsanları îmâna, hakka çağırıyordu. Geçirdi bu dünyâda, "dokuzyüz" senesini, Bin tâne şehir kurup, îmâr etti hepsini. Çocuk ve torunları, seâdetli bir hayât, Yaşayıp, ederlerdi çok ibâdet ve tâ'at. Kâbil'in evlâdıysa, bunların hâricinde, Yaşarlardı küfür ve bir sapıklık içinde. Allah'ın emri ile, "Şît Nebî" en nihâyet, Gidip o azgınları, îmâna etti dâvet. Lâkin küfürlerinde edince inât, ısrâr, Üstlerine yürüyüp, onlarla savaştılar. Hattâ kılıç kullandı, "Şît Nebî" o gazâda, O'dur peygamberlerden, ilk kılıç kullanan da. Sonradan babasıyla birleşerek hem dahî, Taş ve balçık kullanıp, binâ etti "Kâ'be"yi. Resûlullahın "Nûr"u, Onda idi emânet, Alnında, "yıldız" gibi parlıyordu be gâyet. Âdem aleyhisselâm, hayâtının sonuna, Gelince, "Şît Nebî"yi, çağırdı huzûruna. Buyurdu ki: (Ey oğlum, alnında parlayan nûr, Son peygamber, Muhammed Mustafâ'nın nûrudur. Onu, temiz ve afîf hanımlara teslîm et, Sen dahî evlâdına, böyle eyle vasiyyet.) Hepsi, babalarının tutup vasiyetini, Çok iyi korudular, bu "Nûr" emânetini. Hep mü'min alınlarından geçerek o "Nûr" yine, Ulaştı en nihâyet, hakîkî sâhibine.