Süleyman aleyhisselâm

A -
A +

"Süleyman Peygamber" ki, hükmederken dünyâya, Allah'tan utanarak, ederdi O'ndan hayâ. Bu kadar dünyâlığa sâhib iken, O yine, Alçak gönüllülüğü, şiar etti kendine. Dâimâ Hakk'a karşı, bildi âcizliğini, Durmadan cihâd edip, teblîğ etti dînini. Girip kendi yaptığı, o "mescid-i Aksâ"ya, Hep ibâdet yapardı, Allahü teâlâya. Ve hattâ bir iki ay, çıkmazdı dışarı pek, Yemek için, yanına, alırdı biraz ekmek. Her sabah, mihrâbında, biter idi bir fidan, Sorardı o fidana: (Neyedir senin faydan?) Her fidan söyler idi, ona önce adını, Sonra da arz ederdi, neye yaradığını. Bir gün "Keçi boynuzu" mihrâbta gördü birden, Ona dahî sordu ki: (Senin nedir fâiden?) O şöyle cevâb verdi, Süleyman Peygambere: (Ben, senin mescidini geldim harâb etmeğe.) Dedi: (Ben hayâttayken, mescidim olmaz harâb). Vefât edeceğini anlayıp dedi: (Yâ Râb! Ecelim yakın ise, öleceksem ben şâyet, Gizle bu cinnîlerden öldüğümü bir müddet. Böylelikle insanlar, anlasınlar ki iyi, Aslâ bilmez cinnîler, olacak hâdiseyi.) Sonra, yine mihrâbta, "Dayanıp asâsına", Devâm etti her günki namâzın edâsına. İşte bu vaziyette kılarken namâzını, Melek-ül mevt gelerek, alıverdi cânını. İbâdet eylediği mescid-i Aksâ'nın da, Birer delik var idi, önüyle arkasında. Cinler, bu deliklerden tâkip edip hep onu, Görürlerdi devâmlı "Ayakta" durduğunu, Sandılar ki, "Ayakta namâz kılıyor yine", Vâkıf olamadılar işin hakîkatine. "Hayâtta" zannederek, Süleyman Peygamberi, Aynen yapıyorlardı ağır ve zor işleri. Aradan uzunca bir zaman geçti bu minvâl, Hattâ gariplerine gitmiyordu işbu hâl. Zîrâ o, önceden de dışarı çıkmazdı pek, Hep ibâdet yapardı, sabahtan akşama dek. Sonra bir "Ağaç kurdu", Âsâ'yı kemirince, Süleyman Peygamber de yere düştü böylece. Yere düşmüş görünce, mübârek bedenini, O zaman anladılar vefât eylediğini. Cinnîler, insanlara derdi ki o devirde: "Biz biliriz, her ne ki olacaksa ilerde." Bu hâdiseden sonra, kesildi hep sesleri, Zîrâ çıktı ortaya, yalan söyledikleri.