Hemen şeyhül islâm'dan fetvâ alan Selîm Hân, Atını, memluklerin üstüne sürdü o an. Binbeşyüz onaltıda, Osmânlı gâzileri, Üsküdâr'dan kalkarak, yürüdüler ileri. İlk molayı, Gebze'de vermişti ordulara, Gâziler abdest alıp, namâz kıldı o ara. Bağlık ve bahçelikti geçilen bütün yollar, Salkım salkım "Üzüm"le dolu idi asmalar. Elma ağaçları da doluydu "Elma"larla, Selîm Hân, bu yerlerden geçmişti ordularla. "Sâhibinden izinsiz elma, üzüm koparan, Var mı?" diye, Pâdişah, tereddüt etti bir an. Çağırıp yeniçeri ağası'nı yanına, Bu hususta, şöyle bir tâlîmât verdi ona: (Ağa, fermânımızdır, bilcümle gâzilerin, Azap askerleriyle, bütün sipâhîlerin, Heybeleri, tek be tek aransın hemen şu an, Ki, acabâ izinsiz var mı meyve koparan? Bir tek üzüm tanesi koparan varsa eğer, Bilsin ki, bu ordudan atılacaktır o er.) "Fermân sultânımındır!" deyip çıktı dışarı, Arandı saatlerce heybeler ayrı ayrı. Yeniçeri ağası, emri îfâ ederek, Geldi Yavuz Selîm'in yanına sevinerek. Arz etti ki: (Hünkârım, emriniz gereğince, Arandı her askerin heybesi ince ince. Bulunmadı ne elma, ne bir üzüm tanesi, Hâlîdir meyvelerden, gâzilerin heybesi. Asma ve ağaçları dahî bir bir yokladık, Yerinden koparılma izine rastlamadık. Pâdişahım demek ki, sâhibinden izinsiz, Meyve alan olmamış, râhat etsin kalbiniz.) Cihân sultânı olan Yavuz Sultân Selîm Hân, Sevincinden, secde-i şükre vardı o zaman. Sonra da, ellerini ileri uzatarak, Dedi ki: (Yâ ilâhî, sanadır şükrüm ancak. Bana, harâm yemiyen ordu verdin, hem dahî, Bu lütfunun şükründen, âcizim yâ ilâhî! Bir tek üzüm tânesi kopsa idi yerinden, Vazgeçerdim mutlaka bu Mısır seferinden.) Sonra da, yeniçeri ağasına dönerek, Şu târihî sözünü söyledi sevinerek: (Çünkü Ağa, bir asker, bir haram yerse eğer, O orduyla, kat'iyyen fetholunmaz beldeler.)