Benî İsrâil için gönderilen Nebîdir, Ve hazreti Mûsâ'nın vekîl ve yeğenidir, Yûsüf Peygamber gibi, güzeldi yüzü gâyet, Kim görse, hayrân olur, ederdi hem de hayret. Karayağız ve cesûr, çok kahramân biriydi, Ve savaş tekniğinde "Mahâret" sâhibiydi. Mûsâ Nebî göçünce âhiret âlemine, Hak teâlâ, "Yûşâ"yı irsâl etti yerine. Peygamber eyliyerek vahyetti ki nihâyet: (Al benî İsrâil'i, kâfirlerle cihâd et.) O dahî ordu kurup, kuşattı "Erihâ"yı, Onu alıp, sonra da aldı "Şehr-i İlyâ"yı. Sonra "Belka şehri"ne yürüdü fetih için, Etrâfı sûrlar ile çevriliydi bu şehrin. Bu beldede, "Bel'âm bin Bâûrâ" ismi ile, Bir kimse var idi ki meşhûrdu ilmi ile. "İsm-i a'zam" denilen duâyı biliyordu, Her duâsı, indallah kabûl ediliyordu. Şehrin hükümdârı da kâfir ve zâlimdi pek, Herkes bîzâr olmuştu zulmünden o güne dek. "Yûşâ aleyhisselâm" gelirken ordu ile, Bu zâlim hükümdâr da vâkıf oldu bu hâle. Kavminden, kalabalık bir grupla berâber, "Bel'âm-ı Bâûrâ"ya verdiler bunu haber. Dediler ki: (Ey Bel'âm, İsrâil oğlu Yûşa, Büyük bir ordu ile gelir bizle savaşa. Rabbine, bizim için edesiniz bir duâ, Kalksın üzerimizden bu tehlike ve belâ. Şimdi tek ümîdimiz, bu duâdır ki elbet, Çünki kabûl oluyor duânız, olmuyor ret.) Cevâbında dedi ki: (Yazıklar olsun size, Nasıl gelebiliyor böyle şey zihninize. O gelen Yûşâ Nebî, benim de Peygamberim, Onların aleyhine nasıl duâ ederim?) Bu sefer zevcesini koyaraktan araya, Baskıya başladılar Bel'âm-ı Bâûrâ'ya. O dedi ki: (Ey Bel'âm, duâ etmezsen eğer, Senden ayrılıyorum, işte sana son haber.) Buna da aldırmayıp, demeyince o "Evet", Hükümdâr, ölüm ile tehdît etti nihâyet. Dedi: (Dinle ey Bel'âm, bu sana son ihtârım, Eğer duâ etmezsen, asarım seni yârın.) Yine "Hayır" deyince, sinirlendi hükümdâr, Onu öldürmek için, pek kat'î verdi karâr. Kuruldu "Dar ağacı" emriyle hükümdârın, Bel'âmı getirterek, dedi: (Nedir karârın? Tercîh eyle şunlardan hemen bir tânesini, Ya duâ et, yâhut da asarım şimdi seni.)