Ölümle korkutunca "Bel'âm"ı o hükümdâr, Dedi: (Müsaade et şimdi bana bir miktâr. Ben bu gece, bu işi Rabbime arz edeyim, Ne ilhâm eder ise, size haber vereyim.) Oradan avdet etti o gece hânesine, Rü'yâda, "Duâ etme" denildi kendisine. Lâkin gerek hükümdâr, gerekse şehir halkı, "Duâ etmesi" için yaptılar yine baskı. Servetler vâdedince Bel'âm-ı Bâûrâ'ya, O zaman döndü kalbi, meyletti bu dünyâya. Görünce bir arada bu kadar çok serveti, Kapladı kendisini para mal muhabbeti. Dedi ki: (İzin verin, arz edeyim Rabbime, Yârın îfâ ederim, ne gelirse kalbime.) Ve lâkin hiçbir ilhâm gelmeyince, bu defâ, Dediler ki: (Ey Bel'âm, ahdini eyle îfâ.) Servet vaadlerini görünce o bu kadar, Onlara duâ için, maalesef verdi karâr. O şehrin hâricinde vardı bir Husbân dağı, Gidip, o dağ başında yapacaktı duâyı. Merkebine binerek, o dağa oldu revân, Ve lâkin çöktü yere, "Yürümedi" o hayvan. İndi ve kaldırmağa uğraştıysa da biraz, Hayvan dile gelerek, eyledi onu îkâz: (Ey Bel'âm, sen o dağa ne için gideceksin? Peygamber aleyhine duâ mı edeceksin? Bak, melekler önüme çıkıyor şimdi benim, Bana, "Gitme" diyorlar ben nasıl yürüyeyim?) Bel'âm, geri dönmeğe karâr vermişti, fakat, "Şeytân", insan şeklinde oldu ona musallat. Dedi: (Merkep sözüyle dönülür mü hiç geri? "Şeytândır" öyle diyen, dönme, yürü ileri. Eğer duâ edersen, çok artar îtibârın, Îmâna çağırırsın böylece halkı yârın. Belki de Rabbin sana verecek Peygamberlik, Bu kadar servetler de, senin olur üstelik.) Bu sözlere aldanıp, gittiyse de o yere, Gadab-ı ilâhîye uğradı birden bire. Dili göğsüne sarkıp, hâli oldu fecâat, Gadaba geldiğini anlayıp etti feryât. Dedi: (Gitti elimden dünyâm ve âhiretim, Böyle olduktan sonra, neye yarar servetim?) Azıcık meyl etmesi bu "Dünyâ serveti"ne, Sebep oldu Bel'âmın sonsuz felâketine. Yûşâ aleyhisselâm, ordusuyla gelerek, Bu Belka şehrini de, feth etti harb ederek. O zâlim hükümdârla Bel'âm-ı Bâûrâ'yı, Öldürüp, ülkesine katmış oldu burayı.