Yusuf aleyhisselâm

A -
A +

Ne zaman ki Mısır'da bir "Kıtlık" başlamıştı, Bu musîbet, giderek her tarafı sarmıştı. "Kenan ili"ne dahî yayıldı en nihâyet, Bundan, Yâkub Nebî de etkilendi begâyet. Ülkeler kırılırken bu büyük belâ ile, Mısır'ın ambarları doluydu "Buğday" ile. Tedbîr almamışlardı buna çünkü evvelden, Bu yüzden, buğdayları tükenmişti tamâmen. Ve lâkin "Yusuf Nebî", tedbîr alıp bir nice, Ambarları, buğdayla doldurmuştu iyice. İnsanlar öğrenince içyüzünü bu işin, Akın akın Mısır'a geldiler "Buğday" için. Yâkub Peygamber dahî muttali oldu buna, Bir gün oğullarını çağırdı huzûruna. Buyurdu: (İşittim ki, Mısır hazînedârı, Tamâmen buğday ile doldurmuş ambarları. Hem dahî Hâlilullah İbrâhîm dînindeymiş, Gidip görün bakalım, o, nasıl bir kimseymiş? Deyin ki: "Bizler dahî, İbrâhîm evlâdıyız, Ve lâkin bu kıtlıktan hayli sıkıntıdayız." Böylece bir kolaylık gösterir belki size, Biraz buğday verirse, bir ni'met olur bize.) Sonra "Bünyâmin" hâriç, o "On evlâdı"nı da, Gönderip, Bünyâmin'i alıkoydu yanında. Bir tek yâdigârıydı çünki o, "Yusuf"unun, Yanından ayırmazdı kendisini hiçbir gün. O, şimdi "Bünyâmin"le tesellî oluyordu, Onu, diğerlerinden daha çok seviyordu. Velhâsıl oğulları, Kenan'dan ayrıldılar, Gelip, "Yusuf Nebî"nin huzûruna vardılar. Yûsüf aleyhisselâm tanıdı gelenleri, Lâkin tanımadılar onu birâderleri. Çünki onu, kuyuya bıraktıkları zaman, "Çocuk" olup, çok yıllar geçmiş idi aradan Bu yüzden, görünüşü bir hayli değişmişti, Şimdi de gâyet yüksek bir mevkîye gelmişti. Makâmında, heybetle oturmuş olduğundan, Yüzüne, râhatlıkla bakamadılar o an. Nitekim Hak teâlâ, Yusüf aleyhisselâm, Henüz kuyuda iken etmişti ona ilhâm. Şöyle bildirmişt ki: (Ey Yusuf, ileride, Bulunacaksın yârın, yüksekçe bir mevkîde. Onlar, bu mevkîinin çok yüksek olmasından, Hâtırlarından bile geçmediği bu zaman, Sana o yaptıkları kötülükleri, yine, Sen haber vereceksin, o gün kendilerine.)