Bir nazarı yetti!.. Vaktiyle dört arkadaş, gelerek bir araya, Tahsîl-i ilim için, geldiler "Buhârâ"ya. Zâhirî ilimleri öğrenip bir hocadan, İçlerine bir "ateş" düşüverdi sonradan. Dediler ki: (Öğrendik zâhirî ilimleri. Lâkin "İhlâs" olmazsa, gidemeyiz ileri. Yâni "Bâtın ilmi"ni öğrenmezsek biz eğer, Bu tahsîl ettiğimiz ilimler boşa gider.) Böylece, bir "mürşid-i kâmil" bulmak üzere, Medreseden ayrılıp, koyuldular sefere. "Seyyid Atâ" idi ki, birisi bu gençlerden, Peygamber-i zîşânın evlâdıydı neseben Semerkant yakınından geçiyorken bu gençler, Bir "İhtiyâr kimse"yi görerek eyleştiler. Ona seslendiler ki: (Mürşid arıyoruz biz! Onunla, tasavvufta yetişmektir gâyemiz.) Meğerse o ihtiyâr, "Zengî Atâ" nâmında, Bir kâmil kişi imiş, Semerkant diyârında. "Zengî Atâ", cevâben dedi ki o gençlere: (Aradığınız benim, gitmeyin başka yere.) Onlardan üç tânesi, o zâta inandılar. Ve lâkin "Seyyid Atâ" hiç etmedi îtibâr. Düşündü: "Ben seyyidim, ilmim var, bu bir gerçek. Bu siyâhî kişi mi beni irşâd edecek?" Kalben geçirdiyse de, bu bozuk fikirleri, Yine de yapıyordu günlük vazîfeleri. Lâkin çok yaptıysa da riyâzet, mücâhede, Hâlinde, ilerleme hiç olmadı yine de. En son "Anber Ana"ya, gelip arz eyledi ki: (Anacağım, üstâda şunu haber verin ki, Ben çok üzülüyorum, n'olacak böyle hâlim? Yıllarca buradayım, açılmadı hiç kalbim.) O dedi ki: (Bu gece, bir keçenin içine, Sarılıp, tevâzûyla yat kapı eşiğine. Seni böyle görürse, şefkat ile bir bakar. Onun bir tek nazarı, sana yeter de artar.) "Seyyid Atâ", o gece girdi keçe içine. Uzandı o üstâdın kapısı eşiğine. O gece, "Zengî Atâ" namâza kalktığında, Gördü ki, biri yatar eşiğinin altında. Tam basacak idi ki üzerine göğsünün, O, tutup ayağını öpünce o büyüğün, Buyurdu ki: (Kimdir o, yatmış eşik önüne?) Dedi: (Seyyid Atâ'yım, muhtâcım himmetine.) Buyurdu ki: (Kalk yerden, düzeldi şimdi hâlin. Üzülme, bundan sonra açılır artık kalbin.) O anda bir teveccüh etti "Seyyid Atâ"ya. Çıkardı tasavvufta onu en üst noktaya.