Gordon Milne, Türkiye'de 6.5 yıl boyunca Beşiktaş'ın başında kaldı. Bu süre içinde hep yurt içi başarılarla 'vaziyeti idare' etti, üstüne üstlük adı 'büyük hoca'ya çıktı. Afrika kökenli oyuncuların gelip 3 ayda bülbül gibi Türkçe konuştuğu ülkemizde 6.5 yılda, "İyi akşamlar", "Hoşgeldin", "En büyük Beşiktaş" ve "İnşallah" demeyi becerebildi! Bir keresinde kendisine en sevdiği Türkçe kelimenin ne olduğu sorulduğunda, "İnşallah kelimesini seviyorum" demişti. Nedenini de şöyle açıklamıştı: "Ben hayatımda bu kadar sihirli bir kelime görmedim. Taraftarlar arabamın önünü kesiyor, yoldan çeviriyor, 'Bu sene şampiyon olacak mıyız' diye soruyor, 'inşallah' diyorum soruların arkası bıçak gibi kesiliyor. O yüzden her yerde bunu kullanıyorum..." Gordon Beşiktaş'ta 7. yılını tamamlayamadan yarım sezonda 'kovuldu.' Aradan yıllar geçti, Altyapı Koordinatörü olarak "eşek yükü parayla" yeniden siyah-beyazlı kulüpte görev aldı. 6 ay boyunca, yönetim dahil kimse ne yaptığını bilemeden, PAF takımının tek bir maçını bile izlemeden 'Altyapı Koordinatörlüğü' yaptı. Derken yollar ayrıldı. Ancak son senedi ödenmedi diye kendisine ahir ömründe "kıyak emeklilik" fırsatını altın tepside sunan Beşiktaş'ı mahkemeye verdi, üstelik Beşiktaş A.Ş'nin iflasını istedi... *** Del Bosque, Real Madrid gibi dev bir firmada alt yapıdan üst yapıya kadar yıllarca görev yaptı. Şampiyonluklar yaşattığı takımında bir gün kapının önüne konuverdi. Lucescu'nun ardından "marka" bir isim arayan Beşiktaş Yönetimi, onu büyük bir sükseyle takımın başına getirdi. Del Bosque, ilk kez yurtdışında, hatta Real'in haricinde ilk kez bir takımın başında görev alıyordu. Kaldığı 6 ay sürede başarısız oldu, kimileri onu "Yeniköy Kasabı" bile yaptı. Posbıyıklarıyla, babacanlığıyla, 'bizden biri' gibiydi, muhakkak ki izler bıraktı. Başarısız olunca o da 1 yıllık alacağı ödenip Beşiktaş'tan kovuldu. Ancak aldıklarını yeterli bulmayıp Beşiktaş'ı mahkemeye verdi, üstelik CAS'ı da arkasına aldı... *** Burada birinci sorumluluk elbette ki Beşiktaş Yönetimi'nindir. Muhataplarıyla yaptıkları sözleşmeler, "Yeter ki gel de, istersen kulübün tapusunu al" şeklinde olduğu sürece FIFA'daki dosyaların sayısının gittikçe kabarmaması imkansızdır. Her iki hocanın da kanunlar karşısında alacaklarını isteme hakkı var, profesyonellik belki bunu gerektiriyor ama işin bir de vicdani yönü var. Hem Milne, hem de Del Bosque, istedikleri paraları mukavelelerine göre hak etmiş olabilir. Ancak kaldıkları 6 aydaki yaptıklarıyla, pardon yapmadıklarıyla asla!.. > Unutulmaz anlar Geçen hafta kaleci Yaşar'ın ağzından Abdülkerim'in "Wembley'e ilk ayak basan Türk" olması hikayesini vermiştik. Bu ikilinin maceraları aslında kitap olur. Bu hafta da Abdülkerim'in ağzından 8-0'lık İngiltere maçının "küçük" bir detayını yazalım... 1984 yılında İngiltere'nin forvetinde daha adı sanı duyulmamış genç bir çocuk oynuyordu. Milli Takım'ın hocası Coşkun Özarı, bu çocuğun "icabına" bakabileceğini düşünmüş olmalı ki, onu tutma görevini Abdülkerim'e vermişti. Ancak "o çocuk" daha maçın bitmesine epey bir süre kala 5 golden 3'ünü filelerimize göndermişti bile. Lineker'e 4. golü attırmamaya kararlı olan Abdülkerim, neredeyse gölgesine basarak oynamaya başlamıştı. 80. dakikalar filan... İngilizler bir korner kullanacak... Gerisini Abdülkerim'den dinleyelim: - Maç içerisinde dağılmıştık, baskı altındaydık. Ha bire gol yiyoruz, bir de benim tuttuğum adam atıyor. Onu tutmak için mücadele veriyorum, o ara yoruldum herhalde. Kornerde adam paylaşıyoruz, ben artık kimseye bakmıyorum, takılmışım Lineker'in peşine. Zaten adam adama oynadığım için beni başka hiçbir şey ilgilendirmiyor. Kornerde ceza sahası içerisinde karambol oluştu. Ben o ara bunu kaybettim. Orada Raşit Ağabey'le karşılaşmışız, ona sormuşum. 'Lineker'i gördünüz mü, nerede bu herif?' diye, o da kendi derdine düşmüş bana cevap yetiştirdi; - Ya, biraz önce buralardaydı!.. > ah basına gelenler Kırkpınar nerde? 7-8 yıl önceydi... Servisimizin "kulağı kırık" yazarlarından Özkan Eminoğlu, görevi olan Beşiktaş muhabirliğinin dışında "asıl" ilgi alanı olan güreşi de hiçbir yerde yalnız bırakmıyordu. Zaten minderde kırdığı kulağından dolayı biraz çayır görmüş olanlar onun eski bir güreşçi olduğunu anlıyordu. O sene düzenlenecek Kırkpınar Yağlı Güreşleri yaklaşıyordu ve o da ballandıra ballandıra "pehlivan tefrikaları" gibi oradaki ortamı anlatıyordu. Dinleyenler arasında İHA'nın, sporla uzaktan yakından alakası olmayan genç çevirmeni de vardı. Özkan Abi hatıralarını ardı ardına anlatmaya devam ettikçe daha büyük bir ilgiyle dinlemeye başladı Dadaş İbrahim. Sözün bir yerinde Özkan Abi, "Aslında bu sene hep beraber gitsek süper olur yaa" deyince film koptu. İbrahim saf saf, "Abi bu Kırkpınar nerede yapılıyo?" diye sorunca Özkan Abi, lafı gediğine koydu: - Valla İbrahimcim 630 küsur senedir Edirne'de yapılıyo, galiba gene orada olacak!.. > Kanarya mı, Catania mı? F.Bahçe Başkanı Aziz Yıldırım, ne yapıyor, nasıl yapıyorsa herkesle kavgalı olmayı başarıyor. Başkanı kavgalı olan bir takımın taraftarı tribünde çatışmış çok mu? Ne demişler, balık baştan kokar!.. > Yakıştır - Adamın gözünü Moretti... - Yav Gallas gibi adamsın.. - İki ileri bir Garry - Bir bilene Sorin... - Ben de seni adam Zanetti'm... > Unutulmaz sözler... "Bazen Jordan o kadar güzel oynardı ki, onu savunmaya çalışmak yerine potayı güzel gören bir yerden onun yapacağı şeyi izlemeyi seçiyordum. Çünkü ertesi gün herkes o hareketten bahsederken tam anlamıyla görememiş olmak beni çıldırtıyordu..." (Magic Johnson) > CAHITE boşluk yorumunu yaz Turkcell, Telsim, Avea 2866'ya gönder (4 SMS/ 8 Kontör)