Basketbol salonlarına yeni bir soluktu o. 12 Dev Adam efsanesinin çökmeye başladığı dönemlerde göze batmıştı. 2001'deki Avrupa ikinciliğinin ardından 2002'deki Indianapolis bozgunu ve 2003'teki İsveç hezimeti yaşanınca 2005 Belgrad'daki Avrupa Şampiyonası elemelerine hazırlanan Milli Takım yepyeni isimlerle kurulmuştu. Türkiye'deki takımların A kadrolarına değil, altyapılarına eğilen Tanjevic, kimselerin tanımadığı gençleri bulup çıkarmıştı oralardan. Daha düne kadar yıldız ve genç takımlarda forma giyenlere ay-yıldızlı formayı teslim etmişti Sırp hoca. Hepimizin çocukluğunda okuduğu bir şiir vardır hani Ziya Gökalp'in; "Çocuktum, ufacıktım, top oynadım acıktım." diye sürüp giden masalsı şiir... Şiirde anlatılan şey masaldı, ama bizim o "küçükler" destana çevirmişti bunu... Yaşıtları mahallede, "3 korner, bir penaltı" atarken koskoca bir ülkenin, koskoca bir Milli Takım'ını sırtlayıp götürmüşlerdi Belgrad'a, elemelerde 6'da 6 yaparak. O gençlerin içinde oyun tarzı ve yetenekleriyle geleceğin İbrahim Kutluay'ı olarak gösterilen biri vardı işte: Cenk Akyol... Basketbol salonlarında yıldız sıkıntısının yaşandığı dönemlerde parlayan bir yıldız olmuştu. Normalde böyle genç yaşta yetenekleriyle göze batan birinden ne beklenirdi? Kendini daha da geliştirmesi ve vazgeçilmez olması değil mi? Ancak ne oldu, nasıl olduysa Cenk birden düşüşe geçti. Uzun yıllar sonra ilk kez Avrupa'ya bu kadar erken mendil sallayan bir takımda bile tutunamadı ve kendisini Efes'in 2. Lig'deki pilot takımı Pertevniyal'de buluverdi. Efes'in menajeri Engin Özerhun'u yıllardır tanırım. "Cenk'in kadro dışı kalması performansındaki düşüklükten kaynaklanıyor. Eğer NBA'e gitmek hayalini gerçeğe çevirmek istiyorsa bu problemini çözmeli" diyor. Demek ki biz ona "Dev Adam" derken, o kendini dev aynasında görmüş ve salıvermiş kendini. Yapma be çocuk! Ne kendi hayallerinle, ne de ailenin hayalleriyle oyna. Sadece onları gerçeğe dönüştür. Unutma iki tür insan vardır; hayal edenler ve yapanlar... > Unutulmaz anlar1966-67 sezonu... Fenerbahçe'nin forvetinde o dönemin en popüler isimlerinden Abdullah Çevrim var. Ligin ilk yarısındaki bir Altınordu maçında Fenerbahçe fırtına gibi başlıyor maça. Çok geçmeden Abdullah Çevrim bir gol atıyor, ancak yardımcı hakem ofsayt gerekçesiyle saymıyor. Dakikalar geçiyor, sağdan yapılan ortaya bu defa kafayı vuruyor top yine ağlarda ama bir düdük sesi, gol yine iptal. Sebep; ofsayt... Bunu da sineye çekiyor Abdullah Abi. Derken ilk yarının sonlarına doğru bir gol daha atıyor, hakem yine ofsayt gerekçesiyle saymıyor golü... İşte o zaman çileden çıkıyor Abdullah Çevrim... Koşa koşa korner bayrak direğini kapıyor ve orta hakemi sahanın içinde kovalamaya başlıyor. Hakem önde, Abdullah Çevrim arkada, diğer Fenerbahçeli futbolcular da ikisinin peşinde kısa bir koşuşturmaca yaşanıyor. Arkadaşları Çevrim'i yaka paça yakalayınca orta hakem fırsattan istifade edip kırmızı kartı çıkarıp oyun dışında bırakıyor Abdullah Abi'yi... Olaylar hakem raporlarına da yansıyınca Disiplin Kurulu, Çevrim'den savunma istiyor. Asıl şamata da ondan sonra kopuyor. Başına gelecekleri tahmin eden Abdullah Çevrim tarihe geçecek bir savunma yapıyor: - "Efendim benim hakemi dövmek gibi bir niyetim kesinlikle yoktu. Ben bayrak direğini aldım, hakeme bunu verip 'Ben nasıl bir adamım, 3 tane gol attım, hepsinde de ofsayta düştüm. Bir kabahatim varsa alın bununla beni dövün' diyecektim. Ama o korktu, kaçmaya başladı, ben de derdimi anlatmak için peşine düştüm. Suçum varsa boynum kıldan incedir..." > ah basına gelenler Arif nasıl faka bastı? 90'lı yılların başı... Futbol hayatının sonlarına gelmiş olan Arif Kocabıyık, yeşil çimlerdeki kıvraklığını gece aleminde de bütün hünerleriyle göstermiş biri olmasıyla meşhurdur. Dönemin bütün meşhur "artistleriyle" magazin gazetelerinde boy boy fotoğrafları yayınlanmış, sahalardaki ince çalımları ve gece hayatındaki hızıyla adı "Dansöz Arif"e çıkmıştır. Aslında bu durumdan çok da rahatsız değildir ama en azından hayranlarının gözünde "durulduğunu" ispatlamak isteğiyle yanıp tutuşuyordur. Arif'in bu hassasiyetini iyi bilen Günaydın'daki gazeteci dostu bir gün damarına basar: - Arif bıkmadın mı sürekli magazin sayfalarına konu olmaya? - Bıktım abi, evden dışarı çıkmıyorum yine de 'Barlarda gezdi' diye yazıyorlar. - O zaman gel gidelim Beyoğlu'na, gece kulüplerinin önünde aç ellerini, 'Bıktım bu hayattan' diye haber yapayım sana... - Valla süper olur abi, hadi gidelim... Dedikleri gibi yaparlar, Arif açar ellerini Küçük Emrah misali boynunu büker, poz verir. Ertesi gün büyük bir sabırsızlıkla gazete bayiinden Günaydın'ı alır. Ama haberi görür görmez başından aşağı kaynar sular dökülür. Önceki gece çektirdiği fotoğrafın altında şöyle yazar: "Nasıl vazgeçerim bu hayattan..." Tabii haberi yapan gazeteci, aynı gün İzmir'deki akrabalarının yanına "yıllık iznini" kullanmak üzere yola çıkmıştır bile... > Unutulmaz sözler... "Ligde üst üste 9 maç kazanmış, son maçımızda ise berabere kalmıştık. Taraftarlar ertesi gün idmanı bastı. Şaşırmıştım. Bir beraberlikte dahi tartışmalar çıkıyordu. Bu da benim için çok garip bir durumdu. Ama yine de hayatımın en güzel yılını Beşiktaş'ta yaşadım. Eğer Beşiktaş beni almasaydı, asla ama asla iyi bir oyuncu olamayacaktım." (Les Ferdinand) > Yakıştır - Senin Rothen şaşmış - Kalou'cak mısın, gidecek misin? - Sallasana, sallasana Mendy'liniiii... - Hemen Harazi oldun yine... - Sonunda kafana Donk etti!.. - Bana Given gerisini merak etme...