"Benim zamanımda, Paris dünyanın entelektüel merkeziydi. Bugün uluslararası konuşmalarda marjinal bir yerde duruyor. Fransız entelektüeller hâlâ arada hararet üretiyorlar, ancak bu uzaktan hatta kaybolmakta olan bir güneşten gelen ışık."
Bu sözler Fransız entelektüelizmi ve entelektüelleri konusunda en kapsamlı ve ses getiren incelemeleri kaleme alan ünlü ve usta tarihçi Tony Judt'tan.
Judt'un incelemelerinde önemli yer tutan Fransız entelektüellerinden biri 20. yy'ın en önemli kamusal aydınlarından olan Jean Paul Sartre idi.
Sartre, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa entelijansiyası ikon ismi. İlerici ve entelektüel görünmek için kendisinin ismini bir konuşmada geçirmek kafi idi. Sofistike görünmek için başvuracağınız adres oydu.
Judt için ise durum böyle değildi. Hatta aksi geçerliydi. Sartre'ın kişiliğinde kristalize olan aydın tipolojisi ilericiliği ve entelektüelliği değil, tam aksine düşünsel bir yozlaşmayı simgeliyordu.
Sartre ve takipçileri, Soğuk savaş döneminde koyu bir Stalin savunuculuğunda beis görmezken, Doğu Avrupa'daki demokrasi ve özgürlük isteyen hareketleri Stalin'in kanla bastırmasına ses çıkarmadı. Siyasi narsistlik ile kendi duruşlarının en ahlaki, en doğru, en ilerici olduğuna dair şartsız bir inanç duyan bu Avrupa solu, kendi bağlı bulundukları ideolojinin oluşturduğu zihinsel körlüğe ve vahşete hiç değinmedi.
Beyaz adamın yükünü eleştirirken, daha ağır yükler bıraktı Sartre.
Frantz Fanon'un daha sonra birçok sömürgecilik karşıtı harekete ilham kaynağı olacak "Yeryüzünün Lanetlileri" kitabına yazdığı girişteki bir cümle tüyler ürperticiydi: "Avrupalı bir adamı vurmak, bir taşla iki kuş vurmak demektir, ezeni ve ezileni aynı anda yok etmektir. Geride kalan ölü bir adam ve özgür bir adam olur..." Avrupalı sivilleri öldürmeyi "caiz" kılan bu ifade, özgürleşmenin yolunun adam öldürmekten geçtiğini söylemesi açısından da mide bulandırıcı idi.
Kamboçya'da bir gerilla savaşı sonucu iktidarı ele geçiren ve 1975-1979 yılları arasında Pol Pot liderliğinde bir yönetim kuran Kızıl Kmerler'in ideologlarından biri oldu Sartre. Kamboçya'da bu dört yılın ardında kalan ölüm tarlaları ve 2 milyon ölü oldu.
Maliyetsiz ahkâm kesme değildi yani Sartre'ın yaptığı, bir maliyet vardı.
Sartre, entelektüellerin toplumsal olaylara ve güncel siyasete müdahil olmasının bir "farz" olduğu düşüncesini yayan isimlerdendi. Ancak müdahil olunacak konular konusunda oldukça seçici idi. Judt'un ifadesiyle: "Marxist davayı övmeyen veya gerileten herhangi bir ahlaki meseleyi hep görmezden geldi..."
Bu yüzden düştü Paris. Sadece Marxizm haksız çıktığı için değil, haksız çıkarken çirkinleştiği için. Ahlaki sorumsuzluk olarak tanımlar Judt bu tavrı.
Halil Berktay şu notu düşer Judt'un Fransız entelektüelleri incelediği kitabın ismi konusunda: "Past Imperfect: French Intellectuals, 1944-1956 (1992: Mışlı Geçmiş: 1944-56 Arasında Fransız Aydınları.) Burada çok hoş bir kelime oyunu var aslında. İngilizcede past imperfect bir fiil kipini ifade ettiği gibi, imperfect past tamlamasının devrik hâli gibi okunursa, 'Kusurlu Geçmiş'; daha doğrusu 'Kusursuz Olmayan Bir Geçmiş' anlamına da gelir. Böylece Judt hem o sol intelligentsia'nın o kadar yüce olmadığını, hem çağının geçtiğini vurguluyor."
Sartre'dan geriye ne ciddi bir teori kaldı, ne de kendine biraz saygısı olan bir aktivist için bir el rehberi.
Fransız aydınları bu konuda yalnız değildi. Weimer Cumhuriyeti döneminde, Stalin'in empoze etmesi sonucu temel stratejisini Nazilere değil Sosyal Demokratlara saldırmak olarak belirleyen Alman Komünist Partisi (KPD) de farklı bir performans göstermedi.
Tanıdık geliyor mu?
Çözüm Süreci başladığından beri Türkiye sol-liberal entelijansiyası tarafından en sert eleştirilen aktör kim oldu?
AK Parti.
Tuhaf değil mi?
Yıllardır Kürt meselesinde barış istedikleri için isim yapan (hatta kariyerlerini sadece bu meselede devletten farklı bir pozisyon almış olmalarına borçlu olan) aydınların çözüm sürecine açıktan karşı olan bunca aktör olmasına rağmen, tek hedeflerinin bu süreci başlatan ve devam ettirmek konusunda irade beyan eden aktör olması, ilginç değil mi?
Kariyer bahislerini çözümsüzlük üzerine oynayan ve çözüm istemeyen aktörlerin kucağında otururken, çözüm isteyenlere saldırarak, hâlâ aslında çözümden yana bir tavır aldığını iddia eden ve zekâmızla dalga geçen emekli liberallerden bahsetmiyorum sadece. Şahsi meselelerini ve menfaatlerini, toplumsal iyiden önemli gören birkaç kişi değil sadece sorun. Bireysel histeriler ile uğraşmak vakit kaybı zaten.
Vakit kaybı olmayan ve üzerinde durulması gereken ise, şampanya sosyalisti, limuzin liberali, havyar solculuğu, radikal şık gibi her dilde karşılığı olan, problemleştirilen, dalga geçilen maliyetsiz ve risksiz muhalefetin Türkiye'de sorunsallaştırılmaması. Oluşturduğu zihinsel tahribata rağmen dokunulmaz olması. Kendine âşık, teorik vıdı vıdıcılık içinde boğulan, sıfır riskli duyar pozlarının domine ettiği bir entelijansiyanın Türkiye'de hâlâ miş'li geçmiş zaman olmaması. Cihangir solculuğunun hâlâ geçer akçe olması...