16. ve 18. yüzyıl arasında dünyanın en büyük ekonomilerine bakacak olursanız, Çin bunların en başında gelir. 1750'den 1850 yılına kadar Çin dünya ekonomisinin yüzde 25-35'ini teşkil ediyordu. Bu, elbette, Avrupa'da büyük teknolojik ve ekonomik değişikliğe yol açan sanayi devriminden önceydi. Aynı dönemde Osmanlı İmparatorluğu da çok güçlüydü, ama Avrupa'da giderek artan milliyetçilik ve açgözlü Avrupalılar yüzünden toprak kaybetmeye başlamıştı. Avrupa'daki sanayi devrimi, aynı zamanda Osmanlı'nın çöküşünün işareti olarak görülebilir. Zaman geçtikçe Avrupalılar her iki ülkede de hem ticareti bozdular, hem de çatışmalar çıkardılar. Yeni gelişmeye başlayan ve her tarafa saldıran Avrupalı güçler, sanayi devrimi sonrasında sadece gelişen devletler olmakla kalmadı, aynı zamanda imparatorluk olmaya başladı. Çin ve Osmanlı'nın gücü ve hazinesi azaldıkça, İngiliz İmparatorluğu bazılarının üzerinde güneş batmayan imparatorluk dedikleri bir büyüklüğe ulaştı. Çin görece olarak daha fakir bir yere ve Osmanlı İmparatorluğu da Avrupa'nın 'hasta adam'ına dönüştü. Sanayi devriminin hızı arttıkça, İngiltere'nin ve Avrupa'daki diğer ülkelerin zenginliği ve askerî gücü artıyordu. Yeni sanayi dünyası yayılmaya Batı Avrupa'dan başlamıştı. Avrupa yeni gücünü dünya sahnesinde avantaja dönüştürdü. Avrupa'nın bu yükselişi Çin'in, Hindistan'ın, Latin Amerika'nın ve Osmanlıların zararına oldu. ÇİN?GİDEREK?YOKSULLAŞTI 1900'lerin başında Çin ve Osmanlı İmparatorluğu, sanayi bazlı dünya savaşı nedeniyle giderek zayıflıyordu. Bir zamanların kudretli Çin'inden eser kalmamıştı. Fransızlar, İngilizler ve bazı başka ülkeler kendilerine özerk bölgeler belirlemişti. Giderek artan yoksulluk ve halkın gerçekten perişan durumu devrim öncesi Çin'de çok açık görülebiliyordu. Osmanlı İmparatorluğu'ndan ise yeni bir devlet olan Türkiye doğdu. Ancak Türk ekonomisinin tekrar yükselişe geçebilmesi için çok uzun zaman geçmesi gerekecekti. Çin ise yavaş yavaş çöküyordu ve bu çöküş 1940'lardaki devrim zamanında çok daha hızlanacaktı. Mao Tse Tung'un iktidara gelişiyle birlikte, birçok ekonomik deney yapıldı; bu deneyler arasında ortak kullanım, kamulaştırma ve devlet kontrolü vardı. Bu ekonomik denemelerin birçoğu başarısız oldu ve Çin halkının çok sıkıntı çekmesine sebep oldu. Türkiye Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı döneminde çok zor yıllar geçirdi. Her iki ülke de güçlü günlerinin ardından çok zor bir dönemden geçti. Neyse ki, Türkiye Çin'i on yıllar boyunca sarsan devrimci ayaklanmayı yaşamadı. 1980'li yıllara kadar Çin fakir bir yerdi, kimse bir ticari ve ekonomik güç olacağına inanmazdı. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Avrupa yaralarını sarmaya çalışırken, ABD tek gerçek ekonomik güçtü. Japonya'nın İkinci Dünya Savaşı'nın ardından küllerinden yeniden doğması tek kelimeyle hayret vericiydi. Türkiye, ekonomik olarak tekrar ayakları üzerinde durmaya ve işleri farklı yapmaya çalışıyordu, ama potansiyelinin çok daha azını yaparak çok kalkınamamıştı. 1990'lara geldiğimizde Deng Chao Peng'in özel pazarlara açılma ve daha iyi fare tuzağı kurma teorileri test edilmeye başlandı. Çin kendine has bir ekonomik kalkınma modeli geliştirdi, özel yatırımlara izin verdi, ekonominin kapılarını açtı ve mallarını dünyaya ihraç etmeye başladı. Eğitime, enerji kaynaklarına ve altyapıya yatırım yaparak 2000'li yıllarda ekonomik güç olmaya doğru ilerledi. Özellikle 1995'ten sonra dünyanın ithalat kaynağı oldu. Harap ve fakir bir halden, bugünkü duruma gelmek gerçekten hayranlık uyandırıcı bir yükseliştir. TÜRKİYE?ÇOK?DEĞİŞTİ Türkiye'nin liderleri de düşünce yapısını değiştirdi ve büyük yapısal değişiklikler yaptı. Türkiye de dünyada tekrar adını duyurmaya başladı. Türkiye, Çin'e göre nüfusu ve coğrafi büyüklüğü daha küçük bir ülkedir, ancak dünyadaki önemli stratejik merkezlere yakınlığı ve şimdilerde etkin bir dış politika ve ekonomi politikası izlemesi sebebiyle artık yükselen bir güçtür. Gelecekte izlenilmesi gereken Çin ve Hindistan gibi ülkelerden biridir. Şüphesiz, Çin, Hindistan ve Türkiye'nin kendi iç ve başka meseleleri var. Hiç biri mükemmel devlet değil ve enerji, su ve insani gelişimle ilgili mevzular hâlâ mevcut. Çok akılcı yöntemlerle başa çıkılması gereken pek çok iç ve dış siyasi ve diplomatik meseleler var. Ancak tarihin bizi bazen şaşırtması sürpriz midir? Bir zamanlar büyük olan bu ülkelerin, kafa yapısında, liderlikte, yatırımda, yapısal ve yasal değişikliklerde, eğitimde doğru değişiklikleri yaparak ve dünyaya yeni bir bakış açısıyla bakarak tekrar güçlenmeleri ne kadar ilginç değil mi? Bugünkü Çin ve Türkiye, 18'inci yüzyıldan 20'nci yüzyılın ilk yarısına kadar olan ülkeler değil. 21'inci yüzyılın ilerleyen dönemlerinde ne olurlar, insan merak ediyor. Büyük ülkelerin ve imparatorlukların yükselişi ve çöküşü küçük bir makale ile anlatılamayacak kadar kompleks bir konu, ama bu durum şüphesiz ki dünyayı değiştirdi ve değiştirmeye devam edecek...