Altının değeri, alın teri!

A -
A +

Kapalıçarşı'daki kapalı kutulardan birini açacağız bu hafta. Herkesin giremeyeceği altın işlenen atölyelerden biri... Kapalıçarşı'dan geçip Pastırmacı Han'a doğru döndüğünüzde nasıl bir yerle karşılaşacağınızı bilemiyorsunuz. Küçücük bir sokağa açılan atölyelerin kapıları şaşırtıyor önce insanı. Daracık merdivenlerle çıkılan eski binaları, hiç de 'altın' kelimesiyle biraraya getiremiyorsunuz. İslenmiş duvarlar arasından eski merdivenlere tırmanıyorsunuz; az sonra göreceğiniz manzarayı tasavvur etmeye çalışarak. Eğer daha önce 'altın atölyesi' görmemişseniz; bu çaba boşa, bilesiniz. Hayalinizdekiyle hiç örtüşmüyor çünkü ortam. Birkaç metrekarelik odalarda yan yana, iki büklüm insanlar. Ellerinde işledikleri ve şekil verdikleri takıların; pek çok kişinin bir ömür hayalini kurduğuna inanmak zor. Yani altın, bu atölyelerde; vitrinde durduğu gibi görünmüyor. Bir yüzük hikayesi Bir yüzüğün hikayesini anlatsam dinler misiniz? Ama bu öyle 'efendi' olacak bir yüzüğün hikayesi değil! Milyon dolarlık bütçeler, enteresan tiplemeler yok bizim hikayemizde. Bir çocuk olarak girdikleri atölyelerde yaşlanan, alın teri ve göz nuruyla altını parlatan, anlamlandıran insanların ve onların yaptıkları takıların hikayesi bizimkisi... 25 yıldır bu işle uğraştıklarını söyleyen Hasan Erdem, bu yıl ürettikleri modelleri gösterdi önce. Tablalar içine konmuş onlarca yüzük. Altın takmayı pek sevmesem de bir kadın olarak, tek tek bakmaktan alamadım kendimi. Taşlı, taşsız, küçük, büyük onlarca yüzük... Legolar arasındaki çocuk gibi hissediyor insan kendini. Siz bir yüzüğü seçerken tek tek takıp çıkarıyorsunuz ya, hiç o aşamaya kadar kaç elden geçiyorlar düşündünüz mü? Göznuruyla, alınteriyle kaç kere ıslanıyor o küçük halka? İşe en başından model çiziminden başlayalım. Bu ayrı bir ekibin işi. Birileri dizaynıyla uğraşıyor, ortaya pek çok model çıkıyor. 'Altına işlendiğinde nasıl durur?' diye hesabı yapılıyor ve içlerinden seçilen modeller de atölyenin yolunu tutuyor. Sıra bu yüzüklerin kalıplarını çıkarmaya geliyor. Kalıplar gümüşten yapılıyor ve onların fiyatları pek çok yüzüğün kendisinden daha pahalı. Bir kalıp 100-120 dolar. Ben bu kalıpları incelerken yanındaki kutuda duran pembe yüzükler dikkatimi çekiyor. Bana kızımın çok sevdiği 'barbie'lerin aksesuarlarını hatırlatan bu yüzükler mumdam yapılmış. Hem hiç de öyle oyunla ilgileri yok. Bu kalıplar olmasa sizin de parmağınızda yüzük olmaz, bilesiniz! Pembe oyuncak yüzük kalıpları bir kauçuğun içine yerleştiriliyor, kapatılıyor. İyi işlemek gerek Bu aşamaya kadar altından haber yok. İşte altın bu noktada giriyor devreye. Kauçuğun içindeki kalıba dökülüyor altın. O şeker pembesi yüzükler, şeklini en değerli madenlerden birine vererek eriyor, kayboluyor. Bu da mumun marifeti galiba, ya ışığa dönüşüp yok oluyor, ya da şeklini bir yüzüğe taşıyarak. Mesele, onu iyi işlemekte. Cilalanmamış, işlenmemiş bir yüzük çıkıyor ortaya, rengi de mat ve paslanmış gibi. Ona ışıltısını, son şeklini ömrünü bu atölyelerde geçiren eller verecek. Yüzüklerle birlikte açıyoruz yandaki odanın kapısını, altın atölyesinin gerçek yüzünü görmek için... Ağır havayla birlikte gürültü karşılıyor bizi. 'Cila makinelerinin sesi' diyor elindeki yüzüklere şekil veren Ergin Usta. Büyük bir titizlikle parçaları birleştiriyor, eğiyor, büküyor. 12 yaşında başlamış mesleğe, 5 senedir de burada çalışıyor. 'Zor mu?' diyorum. 'Her işin zorluğu var. Ama alıştıktan sonra bize kolay bu iş' diyor gülerek. Masanın üstünde öylesine atılmış yüzükler, yerlerde altın tozları, parçalar. İnsana tuhaf geliyor. Burada böylesine sıradan, basit görünen bir şey kuyumcu vitrininde nasıl da haşmetli duruyor? Bunu dediğimi duyan Ergin Usta, 'Torna atölyesinde talaşlara benziyor bizim için' diyor. En son nokta! 'İnsanların parmaklarına, yüzüklere bakar mısın, dikkatini çeker mi?' diye soruyorum. 'Çeker tabii, ama burada çalıştığımız için bize pek cazip gelmiyor' diyor. Yanıbaşında oturan Süleyman da, evliymiş ve yüzüğünü kendisi yapmış eşine. 'Katalog götürdüm, seçti; ben de kendim yaptım' diye anlatıyor. 'Yaklaşık 20 senedir bu işi yapıyorum. 11 yaşında babam bir tanıdığımızın yanına götürmüştü, öyle başladı. Büyük yerlerde çalışmadım hiç, hep atölyelerde. İnsan zamanla alışıyor cila makinesinin sesine, gözlerimde şimdilik bir şey yok, bakalım ilerde ne olacak?' Kalfayla usta arasında bir yerde olduklarını söylüyorlar ama ikisi de usta aslında. 'Bundan sonrası nedir sizin meslekte?' diyorum. 'Buraya kadar, böyle devam eder; ama kendi yerimizi açabiliriz' şeklinde cevap veriyorlar. Kendi yerini açmak için ne gerekir acaba? Ergin Usta söylüyor, 'En az on kilo altın. Yani 100-150 milyar para!' 'O da herhalde böyle çalışmakla kazanılamaz' deyince, omuzlar çekiliyor. Bütün sermaye elleri Gürültü hiç dinmiyor. Sesin kaynağı olan cila makinelerine ve orada çalışanlara yöneliyorum. Tek tek her yüzük itinayla parlatılıyor. En genç görünene yaklaşıyorum. Adı Ali, 11 yaşında, 2 senedir bu atölyede. Arkadaşı bulmuş ona bu işi. 'Zor değil işim' diyor. Günde kaç yüzük cilaladığını hiç merak edip saymamış. Yanındakilerden biri 'günde 300 tane olur' diyor. Cilalama son aşama, orada yapılan bir hata yüzüğün tamamen bozulmasına yol açabilirmiş. İşyerinin sahibi Hasan'a dönüyorum. 'Yüzüğü bozanlara ne yapıyorsunuz, kesiyor musunuz haftalıklarından?' deyince '3-5 tane olabilir hata' diyor tolerans sınırını çizerek. En az yirmi el! Atölyenin en yeni çalışanı Burhan, kolay öğrenilen bir iş olduğunu, kuyumcu vitrinlerine artık eskisi gibi bakmadığını anlatıyor. Yanında oturan diğer iki kişi daha tecrübeli. Biri 7 diğeri, 10 yılını vermiş. 'Bu ses rahatsız etmiyor mu?' sorusunun cevabı 'Her işin bir zorluğu var' oluyor. Bütün sermayeleri elleri, onlara iyi bakmaları gerek. Bir kesik, yara olması demek, çalışamamak demek. Biri, simsiyah parmaklarını uzatıyor ve; 'Bayanlarla tokalaşamıyoruz. Kız arkadaşlarımız alıştı ama. Ellerimiz kararıyor, ama yüzük hediye götürüyoruz, ekmek parası kazanmak kolay değil' diyor. Altın bile dayanamıyor Bir başka odaya geçiyoruz. Onların işi yüzükleri süsleyen taşları dizmek. Ortalama beş dakika sürermiş bir yüzüğün taşlarını takmak. Taşların düşme ihtimalini ortadan kaldırmak için 3-4 kez elden geçiyor her yüzük. Sentetik taşlar Uzakdoğudan geliyor. Minicik torbalar içinde renk renk ve onların fiyatı da yüzlerce dolardan başlıyor. Yaklaşık yirmi aşamadan geçen, taşları yerleşen, düzeltilen, cilalanan ve damgası, varsa markası vurulan yüzük, buradan toptancıya gidiyor. Toptancıdan da satılacağı kuyumcuya. Yani, yine bir kaç el değiştiriyor. Peki bu durum fiyata nasıl yansıyor? Diyelim 50 milyona mâlolan bir yüzüğü, kuyumcudan kaça alabiliriz? Toptancının kârı, dükkan sahibinin kârı derken, 80 milyonu bulurmuş fiyat. Eritilen altınların kokusu, cila makinelerinin sesiyle iyice ağırlaşan odalardan çıkıyoruz. Yine yanyana yüzüklerin, kolyelerin dizili olduğu o gözalıcı tablaların bulunduğu bölüme geçiyoruz. Daha farklı görünüyorlar gözüme. Altın da eski anlamından çok farklı şimdi. Değerini madenden değil, alınterinden alıyor aslında. Ben bunları düşünürken masanın üstüne bir şeyler koyuyor bir el. Bükülmüş bilezikler, zincirler, kesilmiş çeyrek altınlar. Hayat altına bile acımıyor. Onu da en değerli durduğu kuyumcu vitrininden alıyor, bir süre sonra alt katta erimeyi bekleyen 'eski altın' yapıveriyor işte.

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.