Hep şikayet ederiz zamansızlıktan, imkansızlıktan... "Gidip görülecek çok yer var ama nerede" diyerek. Diyelim ki uzaklara gidemiyorsanız ve eğer İstanbul'daysanız onlar şimdi sizin ayağınıza geldi. Hem de yılları, dağları, sınırları aşarak. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş'nin açtığı Mini Türkiye Parkı bu topraklarda yaşamış medeniyetleri ve bu topraklar dışına uzanmış elimizin deydiği eserleri bir araya topladı. Sadece biraz küçülterek ve onararak... Bir ay önce açılan Miniaturk bu hafta sonu yüz bininci misafirini ağırlamayı bekliyor. Kim bilir o belki de siz olursunuz. Ama benden söylemesi orayı dolaştıktan sonra orjinallerini görmek için duyduğunuz istek daha da çok artıyor... İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş.'nin Genel Müdürü Cengiz Özdemir, Başkan Ali Müfit Gürtuna'ya 2001'in hemen başında "yeni binyıl projeleri"ni sunar. Bu projeler arasında onu en çok heyecanlandıran Miniaturk'le ilgili olanıdır. Uzun yıllar Hollanda'da yaşayan, eğitimini orada tamamlayan Cengiz Özdemir, her yıl bir milyon ziyaretçi sayısını aşan Madurodam'dan çok etkilenmiştir. Bütün misafirlerini bu minyatür kente götürüp gezdirirken, Türkiye'de böyle bir yerin varlığının hayalini kurar. Bu fikri 1986'da Nokta Dergisi'ndeki bir röportajında ortaya koyar ilk kez... Büyükşehir Belediyesi'nde göreve başladıktan sonra da Recep Tayyip Erdoğan'ın belediye başkanlığı sırasında dillendirir bu fikri... O dönemde ön hazırlıklar yapılsa da ciddi bir mesafe alınamaz. Bugünkü başkan Ali Müfit Gürtuna'nın da daha önce Madurodam'ı görmüş olması projenin önünü açar ve hemen uygulanmasını ister. Ve temel Haziran 2001'de atılır. Sonrası mı?... İki yıldan kısa bir sürede 23 Nisan 2003'te binlerce yıllık tarihten, farklı kültürlerden kalan eserler doğdukları topraklarda bu yüzyılda doğanlarla buluşur. Binlerce yıllık tarihi ve üzerinde yaşamış uygarlıklarıyla bu topraklardaki eserler arasında seçim yapmak da kolay olmamış elbet. Binlerce eser arasında hangilerinin parkta yeralacağına Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Doç Dr. Ahmet Haluk Dursun'un danışmanlığındaki bir ekip karar vermiş. Seçilen eserin, yapıldığı dönemi temsil etmesinin yanında, özgün bir niteliği olması ve teknik açıdan da maketi yapılabilir nitelikte olmasına dikkat edilmiş. Anadolu ve çevresinden kalma yüzlerce eser arasında ilk etapta 105 eserin Miniaturk'te yer almasına karar verilmiş. Ve sıra sergilenecek maketlerin üretim aşamasına gelince de 10'u yerli 3'ü yabancı olmak üzere 15 ana firma girmiş devreye.. Yıldız Teknik ve Dokuz Eylül Üniversiteleri de ürettikleri deniz araçları ve maketlerle yer almış parkta. Daha önceleri defalarca yanından geçtiğiniz ya da ziyaret ettiğiniz pek çok eseri kuşbakışı görmek güzel olduğu kadar şaşırtıcı da. "Ne kadar da büyükmüş ya da bu kadar küçükmüydü diye" pek çok yorum yapabiliyor insan. Sadece eserlerin büyüklükleri değil insanı şaşırtan. "Ben bu ayrıntıyı niye daha önce fark etmedim, ne kadar da güzelmiş" gibi ifadeler duyabilirsiniz ziyaretçilerden. Bunun sebebi, eserleri bütün olarak görebilmek olsa da maketlerin hazırlanışında izlenen yol asıl sebep. Maketler 2002 yılındaki durumları, restorasyona ihtiyacı olanların bu yapıldıktan sonraki görünümleri ve artık bu topraklarda olmayan yapılar için de canlandırma yöntemi olmak üzere üç ayrı yol izlenerek yapılmış. Böyle olunca da halikarnas Mozolesi ve Artemis Tapınağı gibi bugün ayakta olmayan eserleri ya da 1901'de minaresi bir yıldırımla yıkılan Konya İnce minareli medreseyi asıl haliyle Miniaturk'te görme şansına sahip oluyorsunuz... Her bir eser ait olduğu dönemin teknolojisini, kültürünü, sanata bakışını yansıtan birer tarihi belge olarak yer alıyor alanda. Ve bu mekanları yaşanılır kılan, bütünleyen insanlar. Fesiyle yürüyen tarihi bir figürden, fotoğraf çeken turiste, sepetindeki çiçekleri satan kadından, nargile içen adama, el ele yürüyen iki sevgiliye kadar çağlara tanıklık etmiş insanlar da yaşattıkları eserlerin yanı başında yer bulmuş kendine. 60 bin metrekarelik bir alan üzerine kurulu parkın tümünü gezmek için ayrılacak sürenin iki saatten az olmaması nedeniyle, ziyaretçilerin ihtiyaçları da düşünülmüş. Geniş otoparkından, restorana, kafeteryaya, hediyelik eşya satışı yapılacak dükkanlara, cep sinemasına, sergi salonuna, kitabevine kadar her şey düşünülmüş. Am bunlar içinde insana en hoş geleni çocuklar için tasarlanmış oyun parkı olsa gerek. Onlar da bu topraklardan seçilmiş. Truva atından, kadırgalara, kale surlarına cıvıl cıvıl çocuk sesleri yankılanıyordu biz gittiğimiz gün. Binlerce yıllık şarkı... Gelin Safranbolu'da bir evin kapısını çalalım önce. Daha evin sakinleri "kim o" diye sormadan, Mardin'deki kaya evlerinden biri açıverir kapıyı belki de. Bir bardak soğuk sularını içemeden Süleymaniye'den gelen ezan sesine koşmak istersiniz. Süleymaniye'nin avlusuna varamadan Sultanahmet davet eder bu kez sizi. Oraya doğru yürürken St.Antoine Kilisesi'nin çan sesini duyar, Ahrida Sinagogu'ndan çıkanları görürsünüz... Derken Malabadi Köprüsü üzerinde bulursunuz kendinizi. Köprünün öbür tarafında binlerce yıllık hasretle Artemis Tapınağı ve Halikarnas Mozolesi beklemektedir. Siz onlara yaklaşırken kulağınıza sesler gelir. Nereden mi?... Belki İnönü Stadyumu'ndan, belki Taksim Cumhuriyet anıtı civarından... Acaba Kız Kulesi'nden mi seyretsem İstanbul'u, Çırağan Sarayı'nın bahçesinden mi?... Yoksa Hidiv Kasrı'nın dinginliğine mi bıraksam kendimi diye düşünürsünüz... Anıtkabir'de aslanlı yolda yürürken Nemrut Dağı'nda güneş ağır ağır batmaktadır ve tabii peri bacalarının üstünden de. Belki bir kara trene binme vaktidir, belki bir kadırgaya atlayıp uzak diyarlara varma zamanı... ..... Neler mi anlatıyorum böyle?... Ancak bu koca şehre, bu zengin coğrafyaya yakışacak bir çok seslilikten, çok renklilikten bahsediyorum. Binlerce ayağını farklı kültürlere, farklı yüzyılların yaşanmışlıklarına basan bu toprakların yüreğindeki seslerden söz ediyorum. 3 bin 500 yıl öncesinden bugüne hep bir ağızdan söylenen bir şarkıdan. Böyle bir zenginliği küçük örnekleriyle biraraya toplayan şirin bir mekandan... Minyatür Türkiye Parkı'ndan. Sütlüce'nin eteklerinde daha bir ay önce ziyaretçileriyle buluşan Miniaturk'ten... Dünyanın ilk sergi maketi Süleymaniye Miniaturk'ü dolaşırken bir yandan hafızanızdaki bilgileri yokluyor, bir yandan da onlara yenilerini ekliyorsunuz. Bütün haşmetiyle, o haşmetin yanında inceliğiyle Süleymaniye Camii'ni seyrederken dünyada bilinen ilk sergi maketinin de bu muhteşem esere ait olduğunu ve yine o büyük ustanın Mimar Sinan'ın elinden çıktığını. Hikaye şu: Sultan 3.Murat'ın oğlu Şehzade Mehmet'in sünnet düğünü 52 gün 52 gece sürer. Bir çok yabancı hükümdar temsilcilerini gönderir, hüner sahiplerinin geçit törenleri tek tek yer alır. Geçitte bir de tahtadan ve fildişinden yapılma maket vardır. Maketi sergileyen ve yanında beyitler okuyan kişinin de Mimar Sinan olduğu sanılmaktadır. Uzmanlara göre maketin ölçeği 1/25'tir. Yani Miniaturk'teki maketlerle aynı oranda küçültülmüştür. 1582'de yapılan Süleymaniye maketi kayıtlara geçen ilk sergi maketidir. Maliyeti 10 milyon dolar Aynı zamanda bir okul gibi bu alan. Tarih ve kültürleri buluşturan bu resim öğrenciler açısından kavramayı kolaylaştırıyor. Maketlerin yanına yerleştirile sesli bilgilendirme sistemiyle ziyaretçiler altı farklı dilde eser hakkında bilgi sahibi olabiliyor. Tanıtım fiyatı uygulanıyor sonra fiyatlar biraz yükselecek ama caydırıcı da olmayacak deniyor. 10 milyon dolara malolmuş miniaturk ama gişe gelirleri ve sponsorluk gelirleriyle beklenenden çok daha kısa bir sürede kendini finanse etmesi bekleniyor. Buluşturduğu kültürler gibi çok renkli bir ziyaretçi kitlesi vardı o gün parkta. Yurtdışından gelmiş Türkler, Japonlar, çağdaş yaşamı destekleme derneği üyeleri, Suudi Arabistan ilkokulu, Bomonti Ermeni Katolik okulu öğrencileri bu toprakların bağrında nasıl kardeşlikleri ve zenginlikleri barındığını bir kez daha sergiliyordu eserlerle beraber. Kulağımızda Ffahir Atakoğlu'nun Mini Türkiye parkı için bestelediği müzikle 'Bu zenginliğin ne kadar farkındayız?'ı sorarak ayrıldık Sütlüce'den..Sanırım diğer ziyaretçiler de aynı şeyleri düşünüyordu.