Çalışkan, sade, kendini bulmuş biriyle sohbet ne güzel... Cümleler önceden hazırlanmış şekilde çıkmıyor ağzından. Bazen doğru kelimeyi bulmakta zorlansa da, onunla sohbet gerçekten keyifli. Yılmaz Arslan'ın "Yara" adlı filmindeki 'Hülya'ydı; sonra Derviş Zaim'in filmi "Çamur"daki 'Ayşe'. İkisinde de sinema ödüllerini kimseye bırakmadı Yelda Reynaud; ama Türk seyircisi onu daha çok televizyondaki "Kasabanın İncisi" adlı diziden tanıyor. * Sinemadan sonra diziye de başladınız... - O diziyi seçmemdeki neden kaliteli bir yapım olmasıydı. Ben bizim dizileri izlemeye dayanamıyorum, çok kötü işler yapılıyor. Keşke Amerikalılar gibi yapabilsek! 'İzleyiciye dayatma var' * Neden yapılamıyor; onlar kadar büyük prodüksiyonlar gerçekleştirilemediğinden mi? - Prodüksiyon var aslında, hafta başı 150-200 milyara dizi yapıyorlar. Ama bir oyuncuya haftalık 15-20 milyar para verildiğinde olmuyor. Bu hiç de fena para sayılmaz, biz sinemada bu kadar kazanamıyoruz. Ağlamayı, yakınmayı çok seviyorlar ama sakın şikayet etmesinler. TV'nin durumu çok iyi, para kazanmak istiyorsanız dizilere gidin. Sağını, solunu göstermiş olanlar; bazı dergilerde ata çıplak binenler; benim hiç saygı göstermediğim kadınlar sözünü ettiklerim... Bu konuda devekuşu politikası yapmıyorum. Benim için oyuncu vardır, bir de hiçbir şey olmayan vardır. Hiçbir şey olmayanlara tahammülüm yok, hele Brando öldükten sonra hiç tahammülüm kalmadı. Seyirci de onları istemiyor, ama başka seçenek sunulmuyor. 15 yaşında Mısır'a! * Sizin oyunculuğa başlamanıza da; ünlü bir Fransız oyuncuyu beğenmeyişiniz sebep olmuş galiba! - Sophia Marceu'yu bir gençlik filminde izlemiştim, çok kötüydü. Dedim ki; "Böyle bir oyuncu varsa, ben ondan daha iyi bir oyuncu olurum." Ve ona inat çıktım yola. 19 yaşındaydım. Zaten vardır böyle bir tarafım, babam küçükken bana hep "sen çılgınsın, senden her şey beklenir" derdi. Farklı bir çocuktum, çok yaramazdım, yerimde durmazdım hiç... * Başka biri de 15 yaşında kalkıp Mısır'a gitmezdi herhalde! Bunu anlamak gerçekten zor. O yaşta neden ve niye Mısır? Nasıl bir cesaretti bu? - Aslında Mısır'a değil Mairuçyus diye bir ada var, oraya gitmek istiyordum. Ama param yetmedi. Ben kaçtım. Belki ailem beni 1 yıl sonra bulsa, farklı olurdu herşey; ama bulamadılar, ben de istemedim. Sonra karşılaştığımızda her şey değişmişti. Almanya'da kalsaydım, benim için çok kötü olurdu, çok farklı bir insan olurdum. Bugün olduğum insandan çok memnunum. Ben kendi eğitimimi elime aldım ve kendimi çok iyi yetiştirdim. Kimseye zararı olmayan iyi bir insanım. 'Beni kayıp sanmışlar' * Ne yaptınız, nasıl yaşadınız orada? - Almanya'da yüzmeyi biliyordum, Mısır'da da dalmayı öğrendim. Sonuçta bir iş yapmam gerekiyordu, mecburdum. Ben 7 sene boyunca kaçtım. Ailem nerede olduğumu bilmedi; ta ki evlenmek için belgelerimi isteyene dek. Çünkü kayıp olduğumu haber vermişler, oradan bilgi ulaştırılınca da beni buldular. * Sonrasında evlendiniz ve Fransa'ya gittiniz. Ardından tiyatro eğitimi ve sinema... Oyunculuk konusunda herkesin bir hayali vardır. Sizin için kim ve ne hedef? - Oyunculuk mesleğine büyük iddialarla başladım ve benim hayallerimden biri Marlon Brando ile oynamaktı. Brando oyunculukta bir devrim yaptı, onun gibisi yok. Kamera karşısında böyle rahat oturabiliyorsak ona borçluyuz. O kadar inanıyordum ki, Brando ile oynayacağıma! Onunla birlikte benim hayalim de öldü. Bu bir insan için çok önemli bir şeydir. Ben inançlı bir insanım, her akşam duamı ediyorum. Öldüğü akşam 'İnşallah onun yeteneği bana geçer, onu da geçerim' diye dua ettim. 'Hollywood'a gideceğim' * Başka kimlerin ismini sayabilirsiniz iyiler arasında? - De Niro ve Al Pacino çok iyi oyuncular. Nicole Kidman'ı beğeniyorum. Sürekli kendini besleyen, zenginleştiren bir oyuncu. Charlize Theron Canavar filminde çok başarılıydı, oscarı hak etti. * Bu arada Amerika'ya da gittiniz, Hollywood neden olmadı? - Ben oraya gittiğimde en zor olacağını sandığım şey, çok kolay gerçekleşti. Kendime hemen bir menajer buldum ve beş yıllık bir anlaşma yaptım. Ev kiraladım, yaklaşık 10 bin dolar harcayıp oyunculuk malzemelerimi aldım fakat en basit sandığım şeyde derede boğuldum. Vize engeline takıldım! Tam 11 Eylül saldırılarının ardındandı. Elbette tekrar deneyeceğim. Ama bu kez daha hazırlıklı gitmek istiyorum. İnsan belli bir zamandan sonra bir şeylerin oturmuş olmasını istiyor. Tehlikenin etrafından dolaşmak varken neden üstünden geçeyim? 'Çok yoğun çalışıyorum' * Şu anda iki sinema filminde rol alıyorsunuz. İki ayrı rol birbirini bölmüyor mu? - Çok farklı iki rol. Ercan'ın filminde Feridun Düzağaç, Nihat Odabaşı, Mehtap Bayrı ile oynuyoruz. İçiçe üç hikaye var. 100 metre arayla duran iki çöp tenekesi arasında geçiyor hikaye. Farklı karakterleri canlandırıyorum. Öteki film de 'Hoşgeldin Hayat.' Ümit Elçi'nin filmi. Bu filmde oynamak da; açık konuşmam gerekirse stratejik bir seçimdi. Şimdiye kadar hep ağırlıklı oyunculuk içeren rollerde yer aldım, bu tiyatroda da böyleydi. Hatta bazı yönetmenler bana gelir der ki; "Yelda lütfen sen oyna, başka kimse altından kalkamaz." Sıradan kadınları da oynayabileceğimi göstermek istiyorum. Yeter ki bana o keyif verilsin. Ben zaten ağır rollerin altından kalkıyorum. Gerçek hayatta çok komiğimdir, sakarım, eğlenceliyimdir... Bu filmde Ahmet Mekin, Kerem Alışık, Ceyda Düvenci gibi isimler var. Herkes depresyonda filmde, bir tek ben değilim bu sefer. Tek pozitif karakter benimki. Şimdiye kadar yapmadığım bir şeydi bu rol. O yüzden birbirini etkilemiyor, çok farklı roller. Ama çok yoğun çalışıyorum. Birkaç gün birinde sonra diğerinde, geceleri sabaha kadar sürüyor çekimler. * Hep kameranın önü mü? Sadece oyunculuk mu yapmayı düşünüyorsunuz? - Sadece oyunculuk, kamera arkasını düşünmüyorum. Ama ilerde ne olur kimse bilemez. Herşey imkansız ama, imkansız olmayan hiçbir şey yok! 32 yıla neler sığmış? Kızımın dikkatini çekmişti; 'Kasabanın İncisi' adlı dizi; "Anne orada da bir İnci var" diyerek... Çocuklara enteresan geliyor böyle şeyler. Pek Türk filmi izlemediğim için tanımıyordum Yelda Reynaud'u. Ama o dizide oyunculuğuyla, tavrıyla farkını ortaya koyuyordu. Türkiye'de alıştığımız oyuncu görüntüsünden çok uzaktı yani Yelda Reynaud. Boy boy fotoğrafları ve yaşadıkları yer almıyor gazete sayfalarında. Oysa anlatacak çok şeyi, ilginç de bir hikayesi var. Daha 32 yaşında, ama yaşadıklarını dinleyince; 'Ben ne yaptım bunca zaman?' diye soruyor insan kendine! Avusturya'da başlayan hayatı beş yaşına kadar İstanbul'da sürmüş. Babaannesi (kendi deyimiyle nenesi) büyütmüş onu. Sonra ailesinin yanına Almanya'ya gitmiş, ama aradaki yılların farkını kapatamamışlar. Daha 15'inde kendi yolunu çizmeye karar vermiş. Bu kez farklı bir ülke; Mısır'da devam etmiş hikaye. Üç yılın sonundaysa Fransız bir sinemacıyla evlilik, Fransa kapısının açılmasına vesile olmuş. O yıllarda tiyatro eğitimiyle beraber oyunculuğa adım atmış. İyi ki de atmış! İlk Amerika denemesi vize engeline takılmış, ama sinemanın kalbinde başarılı olmakta kararlı. Türk seyircisi için yeni bir yüz olsa da, pek çok ödül şimdiden evini süslüyor Yelda Reynaud'un. Görünen o ki; bunlara daha pek çoğu eklenecek. Belki bir gün o küçük heykelcik de!.. 13 yıllık evliyim çocuk istiyorum Eşim Fransa'da. Her ay geliyor. O da sinemacı. Bu şartlarda yaşamak biraz zor oluyor, ama başka ne yapsın ki! Biz 13 yıllık evliyiz ve bu dönemde başka bir seçeneğimiz yok. Çocuk çok istiyorum. Bazen diyorum ki; çocuk sahibi olmak için en kötü mesleği seçmişim. 6 ay ayrıldın mı piyasadan, unutuluyorsun. Çocuklar da hiç affetmiyorlar bırakılmayı, ayrı kalmayı! Altın Portakalı aldığımda "Neneme vereceğim ödülü" demiştim ve verdim de. Çok gururlandı, hem de çok. 2 aylıktan beş yaşına kadar nenem büyüttü beni. Şimdi onunla yaşasam; "Bunu niye yaptın?" diye her şeye karışır. 87 yaşında ve yaşlandıkça çocuklaşıyor!.. Benliğimizi kaybediyoruz! Her yıl Türkiye'ye geldiğinde 'bizi biz' yapan özelliklerin bir bir yok olduğunu gözlemleyen ve bu gidişten çok tedirgin olduğunu söyleyen Yelda Reynaud; "Halkımıza, kültürümüze, bizi biz yapan değerlere sahip çıkmak zorundayız" diyor ve devam ediyor anlatmaya: "Anadolu'da bir köye çekime gidiyoruz. Orada yaşayanların mekanını, evini işgal ediyoruz. Oradaki kadınların ellerini öptüğümde, ekipteki asistanlar benimle dalga geçiyorlar. Nedenini sorduğumda; 'Bunlar cahilce davranışlar, çok ahmakça! Sen yurt dışında kalmadın mı? Nereden geldin?' diyorlar. Bunun neresi yanlış? Ben Fransa'da kimsenin elini öpmüyorum ki. Orada o insanlar gibi yaşıyor, yemek yiyorum. Mısır'a gittiğimde de, onlara saygı duydum. Onlar da bana küçük kız kardeşleri gibi davrandı ve koruyup sahip çıktılar." 'Kendimizle çelişiyoruz' Kendisinin bir sanatçı olmadığını da söyleyen Yelda Reynaud; gösterişi hiç sevmediğini vurguluyor: "Sanatçı; duyarlı olmalı, gözlemler yapmalı. Biz, çok uçlarda gidiyoruz. Aynı kişi birkaç dakika 'Biz harikayız, en güçlüyüz' ve "Bizden bir şey olmaz, en işe yaramaz, tembel milletiz!' diyebiliyor. Keşke batılılaşıp da, doğu özelliklerimizle kalsak. İnsanlar dışardan niye akın akın geliyor bizdeki zenginlikleri görmeye? Onlar basında sık sık haberleri çıkan eğlence mekanlarındaki abartılara nasıl gülüyorlar, anlatamam. Parası olan, parası olduğunu göstermeyi çok seviyor. Bu konuda burjuvalar. Bir burjuva var, bir de aristokrasi. Paranız vardır ama göstermezsiniz, saygınızdan. Sonuçta Fransa'da devrimi aristokratlar yaptı. Ben aristokrasiyi tercih ediyorum. Sanatçıya destek şart Kültür Bakanlığı'nın filmlere yeterince destek olmadığından yakınan oyuncu Yelda Reynaud; "Yazar, ressam veya oyuncu... Bütün sanatçılara destek olunması lazım. 30 milyara film olmuyor. 11.45 diye bir filmde oynuyorum. Ercan Durmuş, ona miras kalan evini sattı ve bu filmi yapıyor. Dünyanın hiç bir yerinde göremezsiniz böyle bir şey. Yurt dışından gelen arkadaşlarıma anlattığımda 'Bu adam kafayı mı yedi?' diyorlar. Yapımcılar yok Türkiye'de. Olanlar da illa popüler bir isim olsun istiyorlar" diye yakındı.