TEM'den Mahmutbey yönüne gişelere dönerken başınızı sola çevirdiğinizde çoğunluğu tahtalarla çevrili etrafında tavukların dolaştığı gecekonduları görürsünüz. Dışarıdan bakıldığında birkaç baraka varmış gibi görünen alana girince durumun hiç de öyle olmadığını anlarsınız. Yanyana dizilmiş derme çatma evler, sıra sıra su bidonları ve toz toprak içinde koşup oynayan onlarca çocuk... Küçük anne Gülhan'ın dramı Gülhan Akıllı 17 yaşında. Onun gençliğin tadını çıkardığını gezip, eğlendiğini sanmayın... Bir küçük anne Gülhan... Sezen Aksu'nun Ünzile'de anlattığı sanki o... 13'ünde doğurmuş ilk çocuğunu, ardından ikizler gelmiş. Beş ay önce de iki aylık yavrusunu sarılık ve bakımsızlıktan kaybetmiş. Ve Gülhan şimdi bir kez daha hamile. 36 yaşındaki eşiyle akraba zoruyla evlendirildiğini, eşinin haftalığının 50 milyon olduğunu, oturdukları gecekonduya 25 milyon kira ödediklerini anlatıyor. Buz gibi bir zeminde çıplak vaziyette oynuyordu hiçbir şeyden habersiz ikizleri. Dört yaşındaki oğlu ise konuşamıyor. Evin durumunu hiç anlatmasam daha iyi... Hemen yan tarafındaki gecekonduda oturan annesi Gülhan'a kızıyor evine sahip çıkmıyor diye. Oysa Gülhan, yaşadığını bile idrak edecek durumda değil. Boş gözlerle bakıyor etrafa, "Sanki, ben çocuk muyum?.. Anne miyim?.. Anlayamıyorum..." diyen gözlerle... Ona bayramdan sözetmek nasıl olur ki?... "Hiç güzel bir bayram, güzel bir gün hatırlamıyorum" diyor, "Evlenmeden önce de şimdi de hiç iyi bir günüm olmadı..." Biz evler arasında dolaştıkça Gülhan da gölge gibi peşimizdeydi... Yine de yüzleri gülüyor Hep bir ağızdan konuşuyorlar, bir şeyler istiyorlar. En çok da kitap ve giysi. Aileleri ders kitaplarını alamadığı için okula gidemiyormuş pek çoğu. Kimi koluma girdi, kimi paltomun eteğinden tuttu, hep birlikte dolaştık evleri... İçinde bulundukları şartlara rağmen eğlenmeyi, oynamayı başaran çocuklar. Beş kardeş, altı kardeş, dokuz kardeş, ölenler diye anlatan, "Gelin bizim evi de görün" diyen çocuklar.. Onların devlet arazisiymiş, gecekonduymuş, işgaliyeymiş bunlarla hiçbir ilgisi yok... Ama acıyı, sıkıntıyı çeken onlar. Bilinçsizce dünyaya getirilmiş, şimdi karınları bile tam doymayan çocuklar. Yüzleri, gözleri yıkanmamış, üstü başı dökülen ama içlerindeki ışık gözlerine vuran çocuklar... Çocukların kitabı yok Resmigül en küçük çocuğu kucağında geliyor yanımıza... Yüzünden belli, söyleyecek sözü, anlatacak derdi çok... Zaten o anlatmasa da, daha otuzunda yüzüne derin derin yerleşen her çizgi dilleniyor adeta... Bizi alıp evine götürüyor. Yine buz gibi bir zemin, teneke ve naylonla örtülen bir tavan. Kışın lastik yakarak ısınmış. Ama Resmigül akmayan suyuna rağmen evini tertemiz tutmuş. İki parça eşya da olsa derlemiş toparlamış, çocuklarına ayrı bir oda yapmış... "Bayram" diyecek oluyorum. "Çocuklarım bayramlık istiyor, nasıl alayım?... Daha okul kitaplarını bile alamadım... Üç çocuğum var... Eşim hamallık yapıyor... Bebek olmadan önce ben de çalışıyordum, şimdi çalışamıyorum... Bu küçük çocuk hasta doktora bile götüremedim. 13 sene oldu geleli. Ardahan'dan beyimin zoruyla geldik... Memlekette kalsaydık bu kadar sıkıntıya karşılık daha iyi olurdu. En azından akrabalar vardı, destek çıkarlardı. Burada kimsenin kimseye faydası yok..." Bahçede marullar kara lahanalar Satı Yerlikaya 40 yaşında. İki çocuğu olduğunu duyunca şaşırıyorum. O kadar alışmışım ki en az beş sayısını duymaya... "Çocuk olunca onu bir meslek sahibi yapmak lazım. Doğurup sokağa atmak olur mu?..." diyor. Biz gittiğimizde bahçesine diktiği marulları çapalıyordu. Eşi aylardır işsizmiş, yeni iş bulmuş. Bayram için temizliğini yapmış, ama başka bir şey hazırlayamadım diyor. Bu güne kadar hiç kurban kesememişler. "Bayramda otobüsler bedava olursa İstanbul'daki akrabaları ziyarete, büyüklerin ellerini öpmeye gidiyoruz" diye anlatıyor, "Zaten bir bayramda, bir de düğünde gidebiliyoruz" diye ekliyor. Satı Yerlikaya oturdukları yerdeki komşuluk ilişkilerinden çok memnun. Onlar bunu haketmiyor Herkes kendi imkanları ölçüsünde hazırlandı bayrama. Kimi kurbanını kesti, kimi çoluk-çocuğuna bayramlık aldı, eşini dostunu ziyaret etti. Kimi de 4-5 günlük tatili fırsat bilip şehrin dışına attı kendini. İstanbul'un bir türlü çözülemeyen problemi olan gecekondu bölgelerinde bayramlar nasıl yaşanıyor acaba diye düşününce gidip görmeye karar verdim. Bunun için gazete binasından çok fazla uzaklaşmama gerek kalmadı. TEM'den gişelere doğru yönelince etrafında tavukların dolaştığı barakalar dikkatimizi çekti. Doğrusu bu kadar çok sayıda ev ve insanla karşılaşacağımı ummuyordum. Sefalet dizboyu Evlerin arasına dalınca İstanbul'dan şehir yaşantısından çok ötelere, beklemediğim bir sefaletin içine girdim. Yanyana dizilmiş barakalar, sıra sıra su bidonları ve üstleri başları pislik içinde koşup oynayan çocuklar. Devlet arazisi üzerine gelip kondurulmuş derme çatma evlerinde sağlıksız ortamlarda daha iyisini hiç görmemiş olan, yaşadıkları şartları hiç haketmeyen, masum çocuklar. Girip çıktığımız her evde, attığımız her adımda bizi bırakmayan, çocuk yürekleriyle içinde bulundukları şartlara rağmen hep gülen geleceklerini belki de şimdiden kaybeden çocuklar... Bir parça et Bu çocukları doyuramıyoruz diye şikayet eden, yardım isteyen ama 15 çocuk sahibi olan anne babalar... Hiçbir tapu belge olmadan evlerini kurdukları arsalar için işgaliye parası istenmesine kızan gecekondu sahipleri. Zamanında oraya yerleşmelerine göz yumulan şimdi de ne olacakları belli olmayan yüzlerce insan... Bayramları bir tatil fırsatı sayıp şehirden uzaklaşanların sayısının gittikçe arttığını görünce, belki gecekondularda hâlâ bayramı asıl değeriyle yaşayanlar vardır diye düşünmüştüm... Ama çoğunluğu için bayram diğer günlerden hiç de farklı değil. Kendi deyimleriyle bayram, kurban kesenlerden acaba bir parça et gelir mi umuduyla bekledikleri günler. Aklıma Sunay Akın'ın bir şiiri geldi Mahmutbey Mehmet Akif Mahallesi'nde dolaşırken. "Umut dolu tarla kuşları, kentin kıyısına hep gece kondu..." 15 çocuklu aile Makbule 42 yaşında, 15 çocuğu var... İlk çocuğunu 12 yaşında doğurmuş. En büyüğü 21 yaşında ve şimdi askerde... En küçük çocuğu 3 yaşında. "Üç senedir çocuğum olmadı hastalandım" diyor. En büyük çocuğu ve bir kızı evli... Gelin, torunu, 14 çocuk yani onsekiz kişi... Hepsi üç odalı bir evin içinde. Evin duvarları tavana kadar yığılmış yataklarla, yorganlarla dolu... Gelinleri Pınar 18 yaşında. Bir yaşında oğlu var ve şimdi diğer bebeğinin doğumu için gün sayıyor... Evleneli üç sene olmuş. Eşinin nerede asker olduğunu bilmiyor. Evlendikten sonra gelmiş Muş'tan... O günden beri de bir kere Bursa'ya ablasına gitmiş, bir kere de çocuğunu Bakırköy'e hastaneye götürmüş... Onun dışında hiçbir yeri görmemiş... Pınar adetleri gereği kayınpederiyle konuşmuyor. Çok uzun seneler geçmesi lazımmış konuşması için.. Kayınpederi Muzaffer Sancak'ın küçük bir bakkalı var. En çok ekmek satıyormuş. O da hep veresiye. 18 nüfusa oradan kazandıklarıyla bakmaya çalışıyor. Eşi çocuklarıyla birlikte bidonların ağzına konan demir kelepçelerden yapıyor. (Suna ve babaannaesi gibi) Bir yandan gülüyor, bir yandan da "Ne yaparsın, ekmek parası" diyerek çocuklarıyla birlikte demir kelepçeleri birleştiriyor. Çocukların küçücük parmakları çok erken tanışmış demir lekesiyle. İyi de bu şartlarda neden 15 çocuk?... Cevap pek çoğununkiyle aynı; "-Allah veriyor... Allah onların rızkını verir..." Çocukların sadece üçü okula gidiyormuş... -Ya bayramlar... Bayram sabahı çocukların elinizi öpmesi ne kadar sürüyor?... "-Önce gelinim öper elimi... Sonra da çocuklar... Ondan sonra da şeker toplamaya çıkarlar... Sonra komşularla bayramlaşırız. Bizim bayramımız o kadar..." Akraba evliliği ve sonuçları Bitlis'li sekiz çocuklu bir aile. Hala-dayı çocukları evlenmişler. Çocukların ikisi özürlü... Bir çocukları 17 yaşında aynı rahatsızlıktan ölmüş. "Niye hastalanıyorlar bilmiyorum" diyor aylardır işsiz olan babaları. Üç çocuğunu Bitlis'e babaannelerinin yanına göndermişler bakamadıkları için. İki göz bir gecekonduda yaşıyorlar. 15 yaşındaki kızları bir tencerede su kaynatıyordu. İçine mercimek atacakmış. Akşam yemeğimiz bu dedi. Bayram diye hiç soramadım bile...