"Çocuğunla ilgili özlemlerin var değil mi? Korkuların da? Bizim de... İdeallerin var... Önce sağlıklı ama başarılı olsun... Doğayı, hayvanları, müziği, çevresindekileri sevsin, kendisini de... Şarkı söylesin, arkadaşları ile problemleri olmasın, olduğunda halledebilecek kadar güçlü olsun, yalnız kalmasın, sosyal olsun, onun için sınavın sonucundan çok parmak kaldırmak önemli olsun, bildiklerini anlatabilsin, sergilesin değil mi... Yaşamında gri balık olmak yerine renkli balık olmayı seçsin... Bizce de..." Ekol drama Sanatevi nereden hareketle yola çıktıklarını böyle anlatıyor. Okulun kurucusu Gülsen Çıdal'a " Fikir nasıl doğdu" diye soruyoruz ve "renkli balık" olmanın sırrını öğrenmeye başlıyoruz; "-Kızımdan hareketle bu işin içinde buldum kendimi. Yanlış olmasın nasıl doğru olabilir diye araştırırken Ayla hocayla biraraya geldik. Türkiye'de 13-14 yıldır bu konuda çalışmalar yapılıyor.. Ben oluşumu kurdum ama şimdi en şoven taraftarıyım. Çünkü en somut sonucu kendi kızımda görüyorum. inanılmaz değişimler var. Bir kere sosyal oluyor, özgüven oluşuyor. İki temel hedefi var bu çalışmaların. Çocukta farkındalık ve özgüven oluşturmak.. Çocuk önce bedeninin farkına varıyor, sonra duygularının. Duyguyu düşünceye, düşünceyi aksiyona aktarma sürecini öğreniyor..." -Bahsettiğiniz çalışma nasıl yapılıyor?... Yetişkinler kendilerini tanıyamazken çocuklarda bu keşfediş nasıl gerçekleşiyor?... "-Bu dışarıdan içeriye değil, içeriden dışarıya bir eğitim. Bir hobi kursu, tiyatro eğitimi, psiko drama eğitimi değildir yaratıcı drama eğitimi. Bu bir grup çalışması. 12'şer kişilik gruplarla sıfır mekanda, sıfır beden çalışıyoruz. Çocuk boş bir alanda hocayla egzersizler yapıyor. Kendini resimle, bedeniyle, müzikle, yazarak, çizerek ifade ettiği bir eğitim. Grup olmayı, konsantrasyon, ritm, bir konuyu araştırmayı, araştırdığı konuda bilgi sahibi olmayı ve onu aktarmayı öğreniyor. Biz diyoruz ki gelenlere okulumuzda herşey serbest sadece üç şey yasak... Arkadaşlarının sözünü kesemezsin, onun duygularıyla, düşünceleriyle, hayalleriyle dalga geçemezsin, kendine, arkadaşına ya da çevreye zarar veremezsin..." ğ Bu tiyatro eğitimi değil 4-6, 7-9, 10-12, 13-15, 15-18 yaş gruplarına ayrılan çocuk ve gençler ve 18 yaşın üzerindeki yetişkinler katılıyor bu çalışmalara... Eğitmen kadrosu ise her biri alanında ustalaşmış isimlerden oluşuyor. Ayla Algan, Ahmet Cemal, Beklan Algan, Erol Keskin, Ertem Göreç, Prof. Dr. İsmail Ersevin, Lütfü Akad, Memduh Ün, Mikail Vidhi, Toron Karaca... Ve diğerleri. Yazının başında da bahsetmiştim beni okula çeken Ayla Algan oldu diye... Diğer ustalara saygısızlık etmek istemiyorum ama yıllar öncesinden gelen bir sevgi ve saygı duyduğum bu değerli isimden çalışmayla ilgili bilgi almak keyifliydi.. "-Yaratıcı drama"yı herkes tiyatro zannediyor, karıştırıyor ama bu dramanın kendi sanatsal formu vardır. Bu sadece tiyatroda gördüğümüz edebiyat, dekor,kostüm, müzik, ışık gibi değil... Doğrudan doğruya çocuğun beyin gelişme çağını; (0-3 yaş ilk hayvan katmanımız gelişiyor, 3-7 yaş egosu gelişiyor ve 7-12 yaşda da süper egosu gelişiyor) izliyoruz biz. Ona göre oyunlar kuruyoruz. Oyun oynuyor aslında biz oyun kurmada, gelişme çağına göre yol gösteriyoruz. Büyükler bunu kendileri yapıyor..Daha sonra spontan tiyatro geliyor dışlama dediğimiz. Bunu birine öğrettiğiniz zaman değişik sosyal tiplerde bir anda hem lider olmak hem de grubun parçası olmayı yaşıyor. Sinerjiyi biz sesle öğretiyoruz. Koroda birlik vardır ya. Hem birsiniz aynı zamanda da bireysinizdir..." ğ Zamanı kullanmayı öğreniyorlar -Yetişkinlerin buraya gelmekteki amacı ne?... Belli bir yaştan sonra zor olmuyor mu kendi içini keşfediş?... "-Onlar ya tiyatro istiyorlar, ya yazım ya da kendilerini bulmak gibi düşüncelerle geliyorlar. Orada olay bilim, varlık bilim öğretiyorum. Yazımlarına bakıyorum kendi biyografilerini yazarken sinema diliyle mi yazmışlar, radyofonik oyun gibi mi yazmışlar, dizi gibi mi yazmışlar bölüm bölüm diye... Bu sefer de üç yöntem daha öğreniyorlar. . Böyle böyle yapısalcılık gelişiyor. Tipe girince kendi tipiyle girdiği tip arasındaki farkı buluyor. Beden dili öğrenince ilişki üretmeyi sağlıyor, sen nasıl söylemek istiyorsun ki doğru Türkçe olsuna giriyor. Bir grupla daha çok kadının öyküsü üzerinde duruyoruz. Kadının yaptığı buluşlar mesela. Hayvanları evcilleştirme işini kadın yapmıştır, ipi kadın bulmuştur. Kadının rolü gibi konularda sohbet günlerimiz var. Ev hanımları ya da yeni çocuk doğurmuş ve çalışamayanlar katılıyor. Bir mimar hanım vardı 'masal söylüyorum çocuğuma' dedi. 'Yazıp getir' dedim. Nasıl yazıyor,sular seller... Divan edebiyatı gibi. Kocası bunları basalım yazık olmasın demiş. Yoksa kaybolup gidiyorlar. Dört ay sonra dans mı, yazım mı, tiyatro mu ayrılıyor, başka branşlara gidiyor ya da tiyatroda devam etmek istiyorsa bir oyun çıkarıyoruz. Ben mimarisini yapıyorum, bağlıyorum onları, gerisini kendileri yapıyor..." ğ Yaşadıklarımızı kaydetmiyoruz -Yaş gruplarına göre çalışmada bir yöntem farklılığı var mı?... "-Objeler değişiyor, amaç gene aynı . Bir de "yaratıcı drama"da resim okuma var, böylece klasik resimleri tanımış oluyor. Çocuğun yaşına göre seçiyoruz resimleri. Serbest çağrışımla çocuğun hem gelişim sürecini hem de evdeki mikro ailedeki benle, mahallesine, yurduna, Türkiye'sine evren görüşlerine, (biraraya gelin) katkı sağlıyoruz. Türk çocuğu çok şanslı batılı çocuklardan. Türk olduğum için söylemiyorum ama doğru söylüyorum. Sade ulus kimliğimle söylemiyorum bunu genetik kültürlerimle de söylemek istiyorum. Çünkü henüz dokunuyoruz, bakışıyoruz, anlaşabiliyoruz. İmece uygulayan insanlarız biz. Yoksa Kurtuluş Savaşı'nı kazanamazdık herhalde. Bir eksiğimiz var, göçebelikten gelen bir şey herhalde. kaydetmiyoruz. Bütün bu istidatlarımızın, bütün bu kültürlerin üzerine oturan araştırmalarımızı kaybetmemek, kahvelerde, sohbetlerde yok etmemek. O zaman da kıymet vermemiş oluyoruz kendimize. Bu sefer ne oluyor batı o kadar istidatlı olmamasına rağmen batıdan bazı şeyler almaya başlıyoruz, aldığımız her şey de doğru olmayabilir. Buna bakmak lazım tabii yararlı mı değil mi diye. İç göçler de bizi daha yabancılaşmaya götürdü. Kasaba görmeden, o yaşam tarzını özümsemeden, köyden doğrudan doğruya metropol dediğimiz yerlerde hem kendi genetik kültürlerini kaybediyor hem orada bir kültür bulmuyor çünkü yoz bir kültür var. Belki sadece 'para parayı getirir, parayla herşey olur' düşüncelerine düşüyor zavallı. Sonra da 'İstanbulluyum' denmesi zor oluyor tabii..." Ekol Drama Sanatevi'ndeki eğitim okullara paralel götürülüyor. 8 aylık eğitimin sonunda bir yaz kampı var. Kayıtları devam eden Bodrum'daki bu kampta aynı içerikte çalışmalar yapılacak ve kışın dönünce de devam edilecek. İnsanı sevmeyen tiyatrocu olamaz -Biraz da sizden konuşalım. Hep yoğun bir çalışma içinde gördük sizi. Tiyatro, sinema, müzik, şiir, eğitmenlik... Genellikle tiyatrocular halktan uzakta görünüyor. Siz halkın kendine yakın bulduğu ve çok yakınında kabullendiği birkaç kişiden birisiniz. Bu nasıl oldu?... "-Bilmiyorum. Yeşilçam'da yeni film çekmeye başladığım zamanda, çok sene önce, Memduh Ün'ün rejisörlüğünü yaptığı bir filmdi. Onun arabasıyla Bakırköy'e çekime gidiyorduk. Bana 'Ya buraya Girik geldi (Fatma Girik de halk çocuğudur biliyorsunuz) sana yaptıkları tezahürat ondan da farklı. Pencerelerden akrabalarını görmüş gibi oluyorlar' demişti... Seviyorum halkı, ya da insanı seviyorum. Zaten insanı sevmesen tiyatrocu olamazsın..."