Eminönü'nde kuş korosu Bir Cuma günüydü. Eminönü yine yükünü tutmuştu. Adımlar adımları, sesler sesleri, renkler renkleri kovalıyordu. Cuma namazını kılıp dualarını edenler, büyük bir hızla ayakkabılarını giyip merdivenlerden koşar adım iniyorlardı biz vardığımızda. Bir süreliğine ara verdikleri koşturmaya kaldıkları yerden devam etmeye. Trafik gürültüsü, vapur düdükleri, insan sesleri, telaşlı adım sesleri ve... Ve güvercin kanatlarının şarkısı.. Geçip gidenlerin farkında olmadan eşlik ettikleri.. (Belki de hiç duymadan) Asırlardır söylenen bir şarkı. Yemlere doğru yönelişin sesi. Ürkek başların hızlıca sağa sola dönüşü. Sanki hepsi birer gözcü. Sesini mi duyuyorlar buğday dolu kabların tabladan alınışının, yoksa kolların havaya kalkışından mı anlıyorlar bilinmez anında haber veriyorlar diğerlerine. Sabırsızca uçuyorlar buğday tanelerine üst üste, birbirlerini ezercesine. Şarkı hızlanıyor, hep birlikte kanat sesleriyle artırıyorlar tempoyu. Kimi daha havada kapıyor tanecikleri, yere değmesine izin vermeden... Onlar için buğdayları yan yana küçük tabaklara dolduran o ellere, yüzlere nasıl da aşinalar. Ayaklarının altından, tablanın çevresinde nazlı nazlı dolanıp topluyorlar her bir taneciği. Ama hiç biri üstüne konmuyor bu tablanın, merdivenlere sıralanıp bekliyorlar. İşte o buğday yüklü küçük tabakların yer aldığı tablaların arkasında oturanlarla, güvercinlerin hikayesini konuştuk. Arkadaş gibi oldukları 'doymuyorlar' dedikleri, güvercinleri ve verdikleri "yaşama savaşı"nı anlattılar bize... Anlat hikâyeni teyze, utanma Eminönü, güvercinler ve yemciler... Ayrılmaz üçlü... Bütün günü birlikte geçiriyorlar. Sabah ilk ışıklarını yollarken yeni günün üstüne, güvercinler uykudaki başlarını kanatlarının altından çıkarıyor, yem satanlar yerlerini alıyor avluda. Akşam karanlığı çökmeye başladığında arkadaşları kubbe altlarında, duvar içindeki deliklere çekilirken, boş tabaklar üst üste sıralanıyor buğday torbasının ağzı düğümleniyor ve evlerin yolu tutuluyor.. Ertesi güne kadar oluyor ayrılıkları bu üçlünün... abak tabak buğdayları dizen o eller var ya, buruş buruş. Yılların getirdiği çizgilere soğuk ve toz yenilerini eklemiş. Gözleri cami avlusuna giren herkesi tek tek takip eder gibi. 'Kuşlara yem, al bir tabak' diye bağırırken öyle bir bakıyorlar ki gözünüzün içine, birine yaklaşıp elinize bir tabak buğday aldığınızda diğerinin tadı kaçıyor, görüyorsunuz. Soğuktan iki büklüm olmuş birinin yanına yaklaşıyorum. (En yaşlı görüneni.) Bir tabure, önünde küçük bir tabla ve üzerinde üst üste yan yana dizili buğday dolu tabaklar. Bu onun işyeri, ekmek teknesi.. Sırtı Eminönü Camii'nin merdivenlerinde, yüzü Mısır Çarşısı'nın girişine dönük. Yarısı dökülmüş dişleriyle ekmek arası kokoreçi ısırıyor, bir yandan da aldığı her yudumla onu hayatta tutuyor gibi duran çayı içiyor. (İçimden 'o çay hiç soğumasa' diye geçiriyorum.) Birden ekmeği kucağına doğru saklıyor, önce anlamıyorum sebebini... Fotoğrafını çektiğimizi görünce 'Biri bakarken yemek yiyemem, utanırım, böyle de çekme' diyor. Biri bakarken? Demek ki avludan geçip giden yüzlerce kişinin çok uzağında, dışında duruyor aslında. Biz bütünün vazgeçilmez bir parçası olarak görürken, o tablanın arkasına saklanıyor meğer. Her gün gelip o köşede oturuyor sabahtan akşama, pek çok kişiye kuşlar için yem satıyor ama ona bakılmadığına inanıyor. Çocuklarım bakmıyor ki.... Hikayesini anlatmak istemiyor 'Anlatacak iyi bir şey yok ki! Ah.. kessen kanım akmaz benim. Bir bilsen içimi?' diyor. (Söylesen de bilsek teyzeciğim) 'Dört çocuğum var, hiç biri bakmıyor. Torunlarımla kalıyorum, Şişli'den gelip gidiyorum her gün. Baksalar gelir miyim buralara bu yaşta' diyor kulağıma eğilerek. Buruş buruş suratının ortasında iki mavi göz ıslanıyor. Kat kat kıyafetinin en üstüne giydiği, kocaman bir kilitli iğneyle tutturulmuş mantosunun içinde omuzları biraz daha düşüyor, küçülüyor sanki. 'Utanırım anlatamam' diyor.. 'Ya eşin teyzeciğim?' diyecek oluyorum. 'Koca mı bir kere evlendim bıraktı gitti. Allah...' Mavi gözlerde ıslaklığın yerini hiddet alıyor bu kez. Sonra kendini kaptırdığı duygusal havayı, sesi ve eliyle (ve tabii ki güvercin kanatlarının yardımıyla) dağıtıyor, yanından geçen bir kadına seslenerek.'Bugün yok mu bir şey?' Ardından açıklama yapma isteği duyuyor besbelli. 'Arada bize yiyecekler getirir. Şeker, çay falan da verir bazen..' Adını söylememekte inat ediyor. Bugün hava açık, güneş soğukla savaşını kazanamasa da arada bir gökyüzünde gösteriyor kendini. Ama ya geçen hafta? İstanbul'u o beyazlık bürüdüğünde de burada mıydı? 'Ooo.. Tabii. En erken biz geliyoruz, aha buraları yıkayıp süpürüyoz. Ben de yıkıyom tabii. Ya ne sandın! Böyle pis mi kalacak?' Kına ve rastık Bakıyorum ekmeği avucunun içine sıkıştırmış bekliyor, arada bir çayını içmeyi sürdürerek. Kınaları dikkatimi çekiyor, parmak uçlarında avuçlarının ortasında.. Mısır Çarşısı'nı işaret ediyor.. 'Oradan alıyom. Gerçek hacı kınası diye isteyeceksin. Bir de diyeceksin ki, bana rastık ver. Ama kumral rastık onunla karıştırınca güzel olur.' Peki sen ye yemeğini teyzeciğim.. Her gün oturduğun bu köşede kendini herkesin uzağında tutmaya çalışsan da bu fotoğraf sensiz eksik olur inan ki. Sen evde torunlarına tepeli, beyaz güvercin öyküleri anlatıp, sıcacık renk renk kazaklar örecekken böyle sokaklarda, böyle soğuklarda... Ben de anlatamam senin hikayeni teyzeciğim, utanırım... En eski İstanbullu'lar ve kestaneci Uğur Sahi siz kaçıncı kuşak İstanbullu'sunuz güvercinler? Hangi cami kubbesinde yuva yapmış ilk, ataların? Senden önce kimlerin kanatları bölmüş Eminönü'nde havayı? Bilir misin Taksim'i, Şişli'yi? Yoksa kolay yenecek bir kaç buğday tanesi için bu merdivenlerden öteye hiç mi kanat çırpmadın? Hiç mi görmedin dünyanın en güzel, en sırdaş şehrini? Aşina mısın bu avluyu adımlayanlara? Bekler misin köşedeki simitçiyi, yanda kestane satan Uğur'u? Uğur akıllı bir genç, sahi bilir misin onu? Ben az önce konuştum. Lise 2'de eğitimini bırakmak zorunda kalmış. Şimdi 18'inde... Her gün Fatih'ten o arabayı iteleyerek sabah 10'da buraya geliyor akşam 7'de de evine dönüyormuş. Eve gittikten sonra da ertesi gün satacağı kestaneleri hazırlamaya başlıyormuş. 1 saat boyunca çizikler atıyormuş tek tek kilolarcasına. Ailece yapıyorlar bu işi haberin var mıydı? Amcası, dayısı, kardeşleri, kuzenleri. 9'dan alıp 20'den satıyorum 'Tonla gelir Balıkesir'den bize bir depomuz var orada saklarız. Kilosunu 9 milyondan alıp pişmişini 20 milyondan satıyorum. Haşlamadan bu ateşte pişer birkaç dakikada, önce kesik yerleri görmeli ateşin sıcağını' diye anlattı bana. Ateşin sıcağını görünce dayanamayıp açıyor içini kestaneler. (Kim dayanmış ki ateşlere onlar dayansın) Dedim ya ben konuştum akıllı çocuk, yolunu çizmiş. Bir yandan futbol oynuyor, bir yandan da askerden döndüğünde belediyede bir işe girebilmek için uğraşıyor. Ha bu arada her ay belediyeye arabanın durduğu yer için 175 milyon ödüyor. Bir tek derdi var turistlerin çok pahalıya satacağını düşünüp 'kestane kebap' almaktan çekinmesi. Ah bir bilseler kar yağarken kestane yemenin tadını. Hele sırtına deniz rüzgarı vuruyorsa, hele kulaklarında gemi düdükleri, martı çığlıkları varsa, Mısır Çarsışı'ndan gelen baharat kokularının üzerinde ezan sesleri dolaşıyorsa ve hepsini kanat sesleri tamamlıyorsa. Sahi sizinle konuşuyordum değil mi? Bakın bu size attığım kaçıncı tabak, benden başka kaç kişi daha yemledi sizi, doymadı mı karnınız? Karınları doymaz bunların Güvercinler her atılan tabağa nasıl da hücum ediyorlar, diye düşünürken, 'Doymaz onlar' diyor bir ses. O yana dönüyorum bacak bacak üstüne atmış sanırsın evde sıcacık sobanın arkasında torunlarıyla oynuyor.. Buz gibi mermerlerde benim ayaklarım üşümeye başlamışken o öyle rahat görünüyor ki. 'Bunlara esnaf elli kilo buğday vermiş bir gün yine doymamışlar.' Adını saklamıyor bizden yan taraftaki teyze gibi. Adı Derviş, 70 yaşında. Diyarbakır'dan 10 sene önce gelmiş. 'İyi de niye geldin be amca?'... 'Tütün ekerdik, yasaklanınca gelmek zorunda kaldık, akrabalarım vardı burada. Ne iş yapabilirim diye sordum bunu gösterdiler. 5-6 senedir buradayım.' 'Çocuk var mı, onlar ne yapar?' deyince gülmeye başlıyor uzun uzun başını arkaya atıp. 'Var.. dört tane. En küçüğü dört yaşında onlara bakmam lazım.' 'E amca, bu yaşta dört yaşında çocuğun olursa uğraşırsın soğuklarda' diye takılıyorum. '(Daha demin torunlarıyla hayal etmiştim onu, kendime gülüyorum.) 'Doğru' diyor yine gülerek. Dedim ya benim ayaklarım üşüdü bile ya onunkiler? Üst üste giydiği iki kat yün çorabı gösteriyor. Ne kadar kazanıyor, ne kadar yem satıyor bir günde acaba. Öyle ya evde dört çocuk var ekmek bekleyen. '250 bin lira bir tabak buğday. Günde 10 kilo satıyorum bazen. Ne satarsam yeter deyip evime gidiyorum. Evim Kanarya'da trenle gidip geliyorum. En çok çocuklar atıyor kuşlara yem, büyükleri de onları sevindirmek istiyor.' O öyle söylüyor ya benim aklım çocukluğumda görüp özendiğim görüntülere gidiyor. Eyüp Sultan'da, Eminönü'de güvercin yemleyen çocuklara, onların fotoğrafını çeken büyüklere. Ve üniversiteden mezun olduktan sonra İstanbul'a geldiğimde kuzenimle koşup büyük bir heyecanla bu iki mekandaki düşümü gerçekleştirmeme gidiyor...Off... ne çok zaman geçmiş çocukluğumun üzerinden..Gültekin bir ara fotoğraf çekmeyi bırakıyor 'Ben de çocukken yem atmamıştım güvercinlere 'ben de atayım' diyor. Sanki iç sesimi duymuş gibi, ama bir şey söylemiyorum ona..