Bir yaz günlüğünün sayfalarını aralayacağız bugün. Hemen akla gelen deniz-güneş ikilisinin ötesinde yaşanan hikayelerden birini okuyacağız. Denizin hemen kıyısında 'ekmek parası' için koşturan, ama bedenleri daha o tuzlu suya hiç değmemiş kadınların hikayesi bu. Yüzleri güneş yanığı, elleri kekik kokan kadınların... 'Keşke daha önce gitseydim' denilen yerlerden biri Çanakkale'nin Assos ilçesi. Şimdiki adıyla Behramkale. Kent gürültüsünden uzakta zeytin bahçelerinden yürüyüp denize ulaşabileceğiniz bir kaçış noktası. İlk kuruluşu M.Ö. 5. yüzyıla kadar uzanan mekan, antik çağda felsefe tarihinin en büyük filozoflarını ağırlamış. Mantık Biliminin babası sayılan Aristoteles üç yıl Assos'ta kalıp dersler vermiş. Assos'un küçücük iskelesi, yapıların mimarisiyle ilgili çok şey yazılabilir, ama antik kenti gezmeye başlamak için çıkılan Behramkale yolundaki kekik kokulu kadınları anlatacağım bugün. Hikaye başlıyor Assos akropolüne çıkılan daracık, parke taşlı yolda sıralanmış görüyorsunuz onları önce. Sonra deniz kenarında yine çıkıyorlar karşınıza. Şile bezinden yapılmış el işlemeli elbiseler, iğne oyalı yazmaların salındığı tezgahların ardındaki kadınların her birinden ayrı bir davet geliyor. 60'larını aşmış bir teyze dikkatimi çekiyor. Gözlüklerin üzerinden bize bakarken bir yandan da örgü örüyor. 'kendi elimle işledim' diyerek bluzlar, elbiseler gösteriyor çabucak. Daha ben sormadan o anlatmaya başlıyor hikayesini. 'Bak bu yaşta hâlâ buralarda çalışıyorum. Eşim de hasta. Senelerce oğlumu okutmak için uğraştım didindim, sonra böyle kalakaldım.. Tam okulu bitirdi, biz de rahat edeceğiz derken burada tanıştığı bir Amerikalı'nın peşine takıldı gitti. Gazeteciymiş o da. Ama evlimiymiş ne! Şimdi oğlumun başı dertte midir bilmem, gelmiyor. Belki fotoğrafımı görür de arar, döner oğlum.' Ah analar! Evlatları kaç yaşında olursa olsun aynı merak, aynı endişe devam ediyor işte. Evlenince siyahlar giyiyorlar Hepsini üstünde aynı model siyah elbiseler var. Daha doğrusu güneş renklerini çalmadan önce siyahmış bu giysiler, şimdi griye dönmüşler. 'Bunları evlendiğimizde giyeriz, bir daha da çıkarmayız. Bağa, bahçeye giderken hep üstümüzdedir bunlar' diye anlatıyorlar. O sıcakta iki kat giysinin üstüne bunu giyiyorlar elbiseleri yıpranmasın diye... Tezgahın birine yaklaşınca diğerinden gönül koyar bakışlar geliyor. 'Buraya da uğrayın, bizden de bir şeyler alın' diyen. Ama en çok ısrar edenler leğenlerin içine koydukları kekik torbalarıyla dik yokuştaki taşlara ilişmiş olanları. Bir yandan küçük küçük torbalara kekikleri dolduruyor, diğer taraftan satmaya çalışıyorlar. Fotoğrafları çekilirken önce utanıyorlar. Kendi aralarında konuşuyorlar. Biri 'ayıp, bu yaşta buralara geldik para için görenler ne der' derken, diğeri 'Ne ayıbı. Yanlış bir şey yapmıyoruz ki. Eve bir şeyler almak için, çalışıyoruz işte' diye karşı çıkıyor ona. Nesi yanlış, nesi ayıp ki bunun? Evin, bahçenin işini bitiren kadınlar kekik çuvallarını sırtlayıp yola düşüyorlar. Eve pirinç, un alabilmek için. Tartışma çabucak bitiyor, kekikleri anlatmaya başlıyorlar. 'Bizim buranın kekikleri çok güzeldir... Dağlarda keçi gibi dolaşıp kendi ellerimizle topluyoruz biz bunları, güneşin altında. Hadi birkaç paket daha al hediye götürürsün..' 'Ondan çok aldın...' O böyle anlatıp kucağıma paketleri yığarken yanındaki komşusu 'Ondan çok aldın. Benden de o kadar alıcan..' diye paketleri sayıyor tek tek, büyük bir dikkatle. Yine kısa süreli bir tartışma oluyor aralarında. Tatlı tatlı atışıyorlar. 'İstediğinden alır niye öyle diyon?' Onları kıramadığımı görünce biraz ilerde duran büyük bir torbayı alıp getiriyorlar, aynı hızla anlatmaya devam ederek. 'Bak bu ot mideye, bu ot bağırsaklara, bu böbreklere çok iyi gelir...' diye bir sürü ot yığıyorlar önüme. Tabii ki hepsinden ikişer tane. Onların gönlü oluyor ama bir-iki adım yukarıdakiler sitem ediyor bu kez. 'Bizden de alın. Bu kekikleri hiç bir yerde bulamazsınız' diye. Burnumda keskin bir kekik kokusu, bütün tanıdıklara yetip de artacak kadar kekikle ayrılıyorum yanlarından. 'Ne güzel çillerin var' Sahilde herkes denizin tadını çıkarırken sırtlarında çuvallar kekik kokulu kadınlar dolaşıp duruyor. Kilometrelerce öteden geliyorlar buraya. Ünzile de onlardan biri. En gençleri belki de. Başını boynunun altından dolayarak iki kat bağlamış. Kaşlarına kadar inen yazmanın altında boncuk boncuk terler süzülüyor kızıl çillerinin üstüne. Yüzünün her yanını kaplayan çiller o kadar yakışmış ki. 'Ne güzel çillerin var' deyince utanıyor. Kekik çuvalını yanımıza koyuyor, dizini kırıp oturuyor. Boynunda el dokuması yün bir heybe var. İçindeki mavi boncuklu bileklikleri tek tek çıkarıp özenle yanyana sıralıyor. 'Bakın bu çok yakışır' diyerek birini bana uzatıyor. 6. sınıfa gidecekmiş. Bilezik ve kekik satarak kazandığı parayla da okul ihtiyaçlarını karşılayacakmış Ünzile. Uzaktaki köyünden bazan saatlerce yürüyerek (dolmuşa para vermemek için) her gün buraya geliyor. Denize bakışı dikkatimi çekiyor Ünzile'nin. Ve yüzündeki dinginlik. Yüzünden ter damlaları kuma düşüyor, ama o eliyle uzanıp silmiyor bile. 'Yüzme biliyor musun Ünzile?' deyince 'ben hiç denize girmedim ki' diyor omzunu çekerek. Denize giremiyorlar Her gün defalarca bu deniz kenarında gidip geliyor sırtında kekik çuvalıyla. Ama daha bir defa bile girmemiş denize. Bize gösterdiği bilezikleri koluna takıp bakıyor tek tek. Bakışlarındaki özlemi görünce 'bileziğin var mı ?' diye sormaya gerek bile duymuyorum. 'Senin en sevdiğin hangisi?' diyorum. Açık mavi renk nazar boncukları olanı gösteriyor. Onu satın alıp kendisine hediye ediyorum. Şaşırıyor. Biraz daha konuşuyoruz. Öğretmen olmak istiyormuş. Sonra yöreye has konuşmasıyla geç kaldığını gitmesi gerektiğini söylüyor. Diğer bilezikleri tekrar heybesine dolduruyor, kekik torbasını sırtlıyor 'kalın sağlıcakla' deyip ilerliyor. Arkasından bakıyorum daha çocuk yaşta 'alınteri' nedir öğrenen bu küçük kıza. Ara ara kolunu kaldırıp bileziğine bakıyor. Ne şanssızlık ki Ünzile'nin fotoğrafının da yer aldığı makinede bir arıza oluyor. Ünzile'nin güzel yüzü sadece benim hafızamda saklı kalıyor. Ünzile defter, kalem parasına yürürken, kekik kokusu siniyor kumsalın, denizin üstüne. Assos'ta esen rüzgarla bu koku bütün dağları dolaşıp Behramkale yoluna düşüyor...