Yorgun İstanbul! Bir hırsız şehir İstanbul Ömür çalan, aşk çalan Doymak bilmez bir halle Ömür öğüten, İnsandan çaldıklarıyla yaşayan, canlı kalan... Bir hırsız şehir... Atılan her adımdan gizliden gizliye pay alan, Bir adım atınca bin adım bekleyen Binbir adımda dolaşmaya mahkum eden, Bir rengine, bin kez borçlu bırakan, Bir parmak bala esir eden Bir arsız şehir İstanbul. Hiç doymayan... Öğüttükçe isteyen, tükettikçe bekleyen... Bir nazlı şehir İstanbul, Kokusunu bir kez alanın bağlanıp kaldığı, İçinde milyonları... Milyonların hikâyelerini tutan bir sırdaş şehir. Binbir renkten elbisesinin eteklerine tutunanlarla yaşayan Bir yorgun şehir İstanbul... Günler süren kar esaretini üzerinden attı şehir. Koşuşturmaya alışkın insanlar yine döküldü sokaklara, evlere kapanan hikâyeler düştü caddelere. Bu koca şehrin insanları farkında olmadan sevdikleri, bağlandıkları 'telaşa' giriverdiler yine. Tanıdık sesler, resimler vardır. Hep kulağımızdadırlar, hep gözümüzün önünde. Orada öylece dururlar hayatımızın bir parçasıdırlar. Her gün adımladığımız sokağa sinmiş bir bağırış, kaldırım üzerinden hiç ayıramadığımız bir görüntü. Arkanızdan gelen, ya da birkaç adım önünüzden giden... Ömrünü itelemiş Bir simitçi mesela! Siz daha sokağı dönmeden size koşan bir ses. 'Simiiitt!' diye... Sesle birlike burnunuza gelen o tanıdık koku. Hem çok tanıdık, hem de sokaktan geçip giden biri sadece 'simitçi'... Peki neredeyse bir ömrü simit satarak geçirmek nasıldır hiç düşündünüz mü? 'Neden düşünsün ki insan bunu?' diyebilirsiniz. Adı Bektaş Aydın. Yetmişinde. Gözlerinde kalın camlı gözlükler... Bütün gücüyle itiyor üç tekerlekli arabayı. Hayatının çoğu bu arabanın arkasında geçmiş. 'Bir ömrü itelemiş' demek yanlış olmaz herhalde. Ağır ağır yokuşu tırmanan bu araba onun ekmek teknesi. İçindekiler de bütün sermayesi. Yüz-yüzelli simit! Camın içinde görünen çıtır çıtır, susamlı simitler ve poşetler, kâğıtlar... Ayaküstü sohbet Bektaş Dede çoktan alışmış kaldırımları yürümeye, sokakları adım adım dolaşmaya, sokaklar da ona. Nasıl alışılmasın ki! Dile kolay tam 47 yıldır bu işi yapıyor, ekmek teknesiyle sokak sokak dolaşıyor; yağmura, soğuğa aldırmadan. Bir küçük mola verdiriyoruz ona... Hani bizim için "açlığımızı bastırıcı, en acele ettiğimiz zamanlarda ayaküstü öğün savdığımız yiyeceğimiz; simitin" hikâyesini dinleyelim diyerek. Nereden başlamış bu iş, niye bunca zaman hep simit satmış, başka bir iş yapmamış diye? "Ben Tokat Almus'tan geldim. O zaman okumuşluğum, yazmışlığım yoktu. Gelecek ne olur düşünemedim, bilemedim. Bir arkadaşım da demedi 'sigortalı bir işe gir, çalış; sonunda sıkıntı çekersin' diye. Ben pek çok kişinin hayatını kurtardım, kötü şeylere bulaşmasına engel oldum; ama bana kimse akıl vermedi." Günde 700 tane... 47 sene... Sadece söylemesi kolay galiba. Bir ömür aslında! Bektaş Aydın kolayca söyleyiveriyor da bu sürede neler değişmemiş İstanbul'da ve onun artık her taşını bildiği Florya'da... "Her taraf bomboştu, bahçeydi buralar, her yerden sular fışkırırdı... 4-5 tane ev vardı baraka gibi. Raşit diye bir futbolcu tanıdığım vardı, ondan duymuştum; 'Şenlikköy'de futbol oynadıkları bir saha var' diye. Bir pazar günü oraya geldim ve tam 200 simit sattım aynı gün! Taksim'den vazgeçtim buraya geldim. Günde 700 simit satıyordum, düşün 700 simit. O zaman isteseydim buraları hep alırdım, kafam çalışmadı ki, hiç bilemedim böyle olacağını." 'İşime bakarım' Böyle olacağını bilemedim dediği, şimdilerde İstanbul'un en pahalı muhiti haline gelen Florya! Milyon dolarlarla ifadelendirilen daireler, son model arabalar... Bütün değişime şahitlik etmiş Bektaş Dede, sessiz bir tanık gibi! Ağzından kelime almak zor gördüklerine dair... "Ben bilmem; simidimi satarım, karışmam başka bir şeye. Mesela 35 sene önce bir silah sesi duymuştuk, iki öğretmen hanımla yürüyorduk okuldan aşağı. Üç tane Amerikalı'yı arabadan indirip vurmuşlar, kaçtı gitti vuranlar, peşlerinden koştular ama. Durduk yere de kimseyi vurmazlar tabii..." 'Simit çok değişti' Her şey değişti diyoruz, acaba simitler de değişmiş mi? "Bunlar da simit mi? Eskiden simitçi yüz metre öteden geçse buram buram mis gibi kokusu gelirdi. Şimdi ne yapıyorlar bilmem. Simit yapanların yanında durmam ben. Alıyorum, satıyorum; ama simitleri de bozdular. Ben eskiden Beşyol'dan 'simit' diye bağırdığımda bütün Florya duyardı" Eee o zamanlar simitler de simitmiş, Florya da Florya. Ne trafik gürültüsü, ne de kalabalık. O, her ne kadar sürekli yürüdüğüm için sigara bana bir şey yapmıyor dese de, sesinin duyulmamasını kalabalığa bağlasa da; tütün yüzünden sesi hem kalınlaşmış, hem de kısılmış. 'Müşterim belli' Peki şimdi kaç simit satıyor günde, kime satıyor? Kaçtan alıyor, ne kadar kâr ediyor acaba? "Günde 100-150 simit satarsam yeter. 300 binden satıyorum simidi, yarı yarıya kalıyor bana. Bak bu simitçi iki sene önce geldi; (merakla yanımıza yaklaşan, onun yarı yaşında bile olmayan diğer simitçiyi gösteriyor) o 400 binden veriyor. Biz onunla aramızda anlaştık, o buradan öteye geçmez simit satmak için. Benim müşterim bellidir. Hepsi çok da yardımcı olur. Ramazan'da kumanyamı, kurbanda etimi verirler. Allah çok versin onlara. Çocuklar 23 Nisanlar'da simit alır, beş yüz bin verir 'üstü kalsın Dede' derler ve mutlu ederler beni..." 'Kalanları yiyoruz' Her gün bu sokakları adımlıyor sabahtan akşama kadar. Erken saatte düşüyor yollara akşam kararıncaya kadar da ekmeğinin peşinde dolaşıyor. Nasıl geçiyor bir gün acaba? "Sabah saat beş buçukta kalkıyorum. Altıyı beş-on geçe Beşyol'da oluyorum. Yediye kadar bekliyorum, simitçi gelip simitleri dağıtıyor. Sonra oradan başlıyorum satmaya. Akşam beşe doğru da dönüyorum. 10-15 simit kalsa da geride olur." Kalanlar ne oluyor acaba? Simit satan da sever mi simidi? "Severim; kalanlardan eve de götürürüm, hanımla yeriz. Ama buradaki çocuklara dağıtıyorum, ne edeyim ki!" Çocukların 'Bektaş Dede'si Sohbete dalınca etrafa toplananları fark etmemişiz. Boyacı çocuklar boya sandığını bırakmış gelmiş, yanında kâğıt mendil, kalem satanlar. En küçüğü 4-5 yaşlarında, en büyüğü 11-12 ancak. Bir çeşit mesai arkadaşı gibi davranıyorlar birbirlerine. "Bir hayatı sürdürmeye, aileyi geçindirmeye yetiyor mu simit satmak" diyorum Bektaş Dede'ye; "İstanbul'da kimse aç kalmaz, kaldım diyen yalan söyler. O ancak tembelliktendir. Ben günde 150 simit satsam temizinden, on-onbeş milyon para kalır. Bu da ayda 450 milyon eder. Allah bereket versin, onunla da geçinir giderim. Ben dört çocuk büyüttüm simitten kazandığım parayla. Üç kız bir erkek; hepsini evlendirdim. Dört de torunum var. İyi kötü bir ev yaptım içine girdim. Çok borçlandım ama borcumu bitirdim. Alt katını tamamlayamadım; onu da yaparsam değmeyin keyfime." Hemen her tarafta açılan simit evlerini hiç görmüş mü acaba Bektaş Dede? "Duydum, ama ben hiç gitmedim. Olsun, herkes kendi rızkını yer. Onların da müşterisi başkadır, açılacak tabii." Garantim yok Yüzüne bakıyorum. 20 derece miyop olduğunu söylediği; gözlerinde 16 derecelik gözlüklerle etrafı görmeye çalışan Bektaş Dede, ekmek teknesini daha ne kadar iteleyecek diye düşünüyorum. "Artık eskisi kadar da dolaşamıyorum. Karda çıkamadım hiç. Bir kenara da bir şey koyabilmiş değilim; sigortam, hiç bir garantim yok. Geçen gün hanıma bir elli milyon verdim o kadar. Baharda bir şeyler biriktirebilirsem, kışın çıkmam diyorum artık. Bakalım." Her simitten kalacak yüz elli bin lirayı hesaplamakla geçiyor Bektaş Dede'nin hayatı. Bektaş Dede diyorum yazının başından bu yana, çocuklar öyle sesleniyor ona çünkü. Daha fazla işinden alıkoymak istemiyorum, bu öğlen saatinde karnı acıkanlar, ayaküstü öğün geçiştirmek isteyenler vardır muhakkak diye düşünüyorum. Benim gibi simit sevenler ya da... Her şey yolunda! O yine yollara düşüyor. Islak yerde üç tekerlekli arabanın sesi duyuluyor. Bütün gücüyle arabayı iteleyişine bakıyorum. Bu koca şehrin yorgun insanlarından birinin hayatı iteleyişine! Senin de yükün ağır be İstanbul! Bu kadar yükü taşımak da her şehrin harcı değil hani... Sonra araba küçülüyor yavaş yavaş, kalın bir ses duyuluyor korna seslerinin arasından 'Simiiittt...'