Ayşenur şu an yaptığın işin yanısıra birçok alana ilgi duyduğunu, istediklerini gerçekleştirmek için çok çalıştığını biliyorum. Sürekli, farklı uğraşlar bulma isteği nereden geliyor? Çok mu çabuk sıkılıyorsun? -Karakterle ilgili. Çocukken hiperaktifmişim. Annem beni zaptedebilmek için sadece oyalayacak değil öğrenmemi sağlayacak şeyler verirmiş elime. Ben bir sünger gibi doğmuşum herhalde. Hayatım hep bir şeyleri emerek geçiyor. -Pek çok insanın asli işlerini sen ek iş olarak yapıyorsun ve hepsinin de altından gayet güzel kalkıyorsun. -Yeni birşeyler öğreniyorsun onun zevkini alıyorsun. Sonra sevdiğin işten para kazanmak da çok keyifli. İnsanlar televizyonda çalışan kişileri çok iyi şartlara sahip zannediyor. Gazeteci olup da yokluk çeken çok insan var. Severek yaptığım işlerin bana bir de para getirmesi büyük keyif. Tabii fazla sorumluluk sahibi olmak da vücuda yorgunluk ve vicdan azabı getirebiliyor. -Neyin vicdan azabını? -Çocuğuma üç saat ayırmak yerine kalkıyorum şehrin öbür ucuna diksiyon dersi vermeye gidiyorum. Aldığım ücret fazla olmasa da bir şeyler öğretmenin zevkini yaşıyorum. Aldığım para o sevginin karşılığına değmez ama oğlumun iyiliği, geleceği için ek birşeyler yapmam lazım. Benim bu yaşam savaşı içinde tek evladımı iyi yetişmiş, doğru insan yani 'adam' olarak görene kadar görevlerim var. Bu görevleri yaparken de kendi hayatından feragat ediyorsun. Gece benim evime bir misafir gelmedi, ben gidemedim mesela. Haftada bir günümü Kerem'e ayırdım. Bu evin babasıyım -Ayşenur bu telaş içerisinde oğlunu nasıl yetiştirdin? -Bu lafı söylemek çok ağırıma gidiyor ama ben evin babasıyım. Annem de annesi. Benim yetemediğim durumlarda annem Kerem'in eğitimine yetişiyor. Annem sanki benim arkamda durmak için vazifelendirilmiş. -Yeniden evlenmeyi düşünüyor musun? -Evlenmeye korkuyorum. İlk evliliğim gençlik kriziydi. 1.5 yıl sürdü. Kerem 6 aylıkken ayrıldık. Kerem 2.5 yaşındayken Cem Yazıcı ile evlendim. Cem'i hâlâ çok severim. O günün şartları ve çalışma tempom bu evliliğin yürümesine engel oldu. Paylaştığın şeyler azaldıkça sevgin de gömülüyor. Sevgisizikten değil de vakitsizlikten bitti. Hayatın dengeleri var kadın ve erkeğin birbirinden bekledikleri var. Kadın korunmuşluk duygusunu yaşamak istiyor. Ben buradayım maddi manevi yanındayım diyen bir erkek olmazsa hayatta evlenmem. (Bunu söylerken bir yandan da dilini ısırıyor.) Geleceğe ait korkularımı silmeden neden hayatımı bir erkeğe endeksleyeyim sevgi bunun için yeterli değil, belki saygı olabilir. -Senin gibi kendinden emin, ayakları yere basan bir kadın da mı istiyor bu korunmuşluk duygusunu yaşamayı? -Evet, o doğanın bir kanunu. Güçlü kadın olmanın bedelleri var. Kimse seni korumuyor. Karşındaki seni güçlü görünce, koruma görevini yerine getirmiyor, bir bakıyorsun o senin koltuğunun altına girmiş. Evin direği kelimesi var ya erkek evin direği olmalı. Ben başım derde girdiğinde bilmeliyim ki kocam bunu bir şekilde halleder. -Nasıl bir yaşlılık hayal ediyorsun? -Kırışmak istemiyorum. Kirpik takıntım var. Makyaj yüzünden kopuyor, ben de takma kirpik kullanıyorum, kendiminkileri sonraki yıllara saklıyorum. -Senin yapındaki birine bakınca kırışmaya takılmaması gerekir gibi geliyor. -Meslek olarak görsel bir şeyi seçince (tiyatro hariç, orada çizgiler anlam katıyor yüze) dikkat etmek lazım. Aslında birikim, deneyimdir haber spikerliği. Bunların çoğalmasıyla, kıymetlenirsin. Ama bu kıymetlenme faktörü yükseldikçe yaş da yükseliyor, görüntü faktörü düşüyor. Yaşlanan spikerde diskalifiye ederler mi diye bir korku var. Yaş aldı, yoruldu diye bakıyorlar. Metal miyiz biz? Tabii ülkemizde özel televizyonların 12 yıllık bir geçmişi var henüz, bilemiyorum zamanla ne olur. Ama yabancı kanallara bakıyorsun, haber sunanlar 50-55 yaşlarında. -Ben hep haber sunmanın sana yetmediğini bu kadar renkli bir kişiliğin bunu programa taşıması gerektiğini düşünmüşümdür. Neden haber? -Bunu bana değil, bu güne kadar birlikte çalıştığım yöneticilere sormak lazım. Program yapmayı çok severim. Ama bana bu görev verilmiyor, belki haberde daha çok ihtiyaç olduğundan. Bizde programların ömürleri çok kısa, ondan da korkmuş olabilirim, daha sonra ne yapacağım diye. Türkiye yenileri çok çabuk eskitiyor. Ayağım toprağa bassın istiyorum -Uzun yıllardır çalışıyorsun, pek çok iş yaptın. Karşılığını alabildin mi? -Herkes hayatta bazı şeylerin kendine eksik verildiğini düşünür. 1982'den beri çalışıyorum. 99 model bir arabam, 54 metrekare bir evim var, özel okulda bir çocuk okutuyorum. 12 kere ev taşıdım. Kaybettiklerimin bana kazandırdıkları da oldu. Düşünmeyi, tevekkül etmeyi, sevginin ne olduğunu, ne olmadığını, dostlukların değerini öğrendim. Bunlar da kazanç. -Ya bundan sonrası için hayallerin? -Şehre çok uzak olmayan bahçeli bir ev istiyorum. Bir kümes, bitkiler olsun mesela. Ayağım toprağa bassın ama internetten de kopmayayım. Akşamları yazılarımı yazayım, bioenerjiyle ilgili bir yer açayım kendime. "Korktuğum için şarkıcı olmadım" -Şiir deyince besteler ve müzik de var dağarcığında. Bir dönem Zülfü Livaneli'ye vokal yapmıştın. Yine böyle bir çalışma, müzikle ilgili yeni projeler var mı? -Kortuğum için belki şarkıcı olmadım. Çünkü şarkıcı kelimesi bizde çok ufalanmış. Zülfü bey de dört yıldır konser vermiyor. Şimdi Yeşim Salkım'a bir beste veriyorum. Bir dönem aynı ekranı paylaşmıştık Ayşenur Yazıcı ile. Çalışma sistemimize göre benim işe gittiğim saatte onun nöbeti biterdi. Ben hazırlanmak için makyaj odasına gittiğimde herkesi neşe ve merakla Ayşenur'u dinlerken bulurdum. Sesinde merak, sesinde mutluluk, neşe, sesinde binbir renk vardır onun. Ayşenur'un sahip olduğu özelliklerin habere fazla geldiğini, onları bir programa taşıması gerektiğini düşünmüşümdür hep. Bu hafta onunla konuşmak geldi içimden. Ekrandaki insanların görünen yüzlerinin ardında neler var biraz deşmek. Ayşenur'un meslek hanesinde kozmetikten, halkla ilişkilere, müziğe, dublaja, astrolojiden, reiki'ye (bir tür enerji aktarımıyla tedavi) pek çok özellik yanyana duruyor. Bunlar buraya sığdırabildiklerimiz... İşte evinin terasında ördek besleyip, maydanoz yetiştiren bütün gücüne rağmen zaman zaman annesinin küçük kız muamelesinden kaçamayan bir zamanların 'Öpücük kızı'yla yaptığımız sohbet. Hep üretmek zorundayım Oğlum üniversiteye girdikten sonra kendime vakit ayırabilirim belki. Tekrar yağlıboya yapabilirim mesela. Yavaş yavaş arkadaşlarımla buluşmaya başladım. Yıllarca ben hep gece çalışıp, gündüz evde olduğum için onlarla boş vakitlerimiz uyuşmuyordu. Şimdi televizyonda sadece cumartesi, pazar çalışıyorum. Onun dışında hep üretmek zorunda hissediyorum kendimi. 'Ekmek Arası Hayat' -Evet.. Nisan'da ilk kitabım çıkacak. 'Ekmek Arası Hayat' adı. Öyküler, olayların ardından düşündüklerim ve aralara serpiştirilmiş şiirlerim var kitapta. Biraz hiciv, biraz hayatın acılarına dayanmamız gerektiğini anlatan bir kitap olacak.. Bu arada da anneannemin hayatını yazmaya başladım. -Son zamanlarda özellikle ekranda olanlar arasında kitap yazma yönünde bir eğilim var. Sen ne zaman başlamıştın yazmaya. -Ben 1992'de başlamıştım. O bir hayat hikayesiydi. 1974'ten beri şiirlerimi bastıramıyorum. Yayınevleri şiir kitabı satılmıyor diyor. 500 şiirim duruyor. Hiç değilse bir kısmını basalım diyorum, başaramadım.