Diyanetten ve yurt dışında yaşayan Türkler'den sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın'ın Irak'la ilgili tezkerenin Meclis'e getirilmesi konusundaki tavrı çok konuşulmuştu... Tezkerenin de, Irak operasyonunun da üzerinden günler geçti... Bir aydan az zamana sığdırılan savaşın ardından talanlar, yağmalar ve "Türkiye gerçekten kaybetti mi" tartışmaları yapılıyor şimdi... Yıllar önce İzmir Çeşme'de gerçekleştirilen Dünya Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk ve Kardeşlik Kurultayı'nda, Ege Üniversitesi'nde hocalık yaptığı dönemde tanışmıştım Prof. Dr. Mehmet Aydın'la... Eşinin de yer aldığı kalabalık bir grupla kurultaydaki oturumların arasında yapılan renkli sohbetlere katılma şansı bulmuştum. Çok şey öğrendiğim, keyif aldığım sohbetlerdi. Durum böyle olunca Türk kurultaylarından sonra yayınlanan bildirilerin neden projelere dönüşmediği ve somut sonuçlara ulaşmadığı sorusu da yıllar sonraki sohbetin ilk sorusu oldu; "-Biraz önce bazı arkadaşlar Türk kurultayını devlet merkezli bir aktivite yerine, devletin özellikle finansal açıdan destek olduğu, inisiyatif, organizasyon, konferans sonrası çalışmaların değerlendirilmesi açısından daha sivil merkezli bir çerçeveye taşısak diye öneri getirdiler. Bu düşünce hoşuma gitti. Sivil toplum örgütleriyle olursa konuşma, diyalog rahatlığı getirir. Kültür, eğitim hizmetleri hemen sonuç alınan hizmetler değil, beklemek lazım. Tabii bu toplantılar da çok faydalar sağlamıştır. Kitap haline getirilen bildirilerin yanısıra, günün fotoğrafı da önemli. Antalya'daki ilk toplantıya katılanların bir kısmı hayatta değil. Bunlar çok önemli insanlar. Rahmetli Türkeş gibi birinci derecede rol oynayan. Bundan sonrasında problemlerin sayımı dökümü değil, belli bir konu başlığı altında tartışmalar, bildiriler olursa faydalı olur..." Yakın bir tarihte Türk devlet ve topluluklarını bir arada görecek miyiz?... "-Tarih yok. Türkiye'nin ekonomik durumu kolay değil kabul etmek lazım. O büyük kurultaylara büyük masraflar olur. İmkanlarımız o kadar ihtiyaçlara cevap vermek zorunda ki. O yüzden yakın bir tarihte olacağını düşünmüyorum. En erken tarih sonbahar, o da tahmin, maddi imkana bağlı..." Şu günlerde sizi heyecanlandıran bir başka proje basında da yer aldı. Araştırmacı Sedat İşçi'nin başlattığı Yeditepe Üniversitesiyle birlikte yürüttüğünüz ve uzun yıllar önce Amerika'ya göç eden Türkler'i buradaki akrabalarıyla buluşturmak fikri sözettiğim... "-Bu uzun, kapsamlı bir proje. Sadece bu seneki faaliyetlerle sınırlı değil. 1800'lü yıllarda Türkiye'nin pek çok yerinden Amerika'ya gidenler olmuş. Bunların içinde müslümanlar da var, gayrimüslimler de. Ben Harput'luyum. Çocukluğumda Amerika'ya giden ve sonradan dönen kişiler tanıdım, hikayeler dinledim. Büyük acı ve kayıpların yaşandığı bir göç macerası bu. Bu insanların epeycesi yoksul. Büyük sıkıntılar çekiyorlar ama kısa sürede organize oluyorlar. Bir fotoğraf var 1920'lerde çekilmiş. Bu duygumu hiç ifade etmedim ama o resim... İnsanlar o kadar düzgün, oldukça homojen, şık mı desem, modern mi, çağdaş mı?... Harput'tan, Konya'dan gitmişler, bir araya gelip o resmi çektiriyorlar. O günün Türkiye'sinde o resim yok. Kadınlı erkekli, akıllı, dayanışma içinde insanlar. Bunlar biraraya geliyor ve bir güç oluşturuyorlar..." O kadar uzakta da olsalar memleketlerini unutmuyorlar tabii. "-Evet. Türk tevannun (yardımlaşma) cemiyetini kuruyorlar ve çok güzel çalışmaları oluyor. 1920'lerin başında Gazi Paşa, Fuad Mehmed adlı bir Türk aydınını bir mektupla birlikte Amerika'ya gönderiyor. O mektupta müslüman kardeşlerine 'Dindaşlarım' diye hitap ediyor ve şehit çocuklarının bakımı, gözetimi için yardıma işaret ediyor. Fuad Mehmed yardım toplama sahnesini, vatan özlemiyle, akrabalarını, çoluk çocuklarını özleyen insanların Kurtuluş savaşını büyük heyecanla dinleyen, değerlendiren insanların kimlik aşkını, Türkiye sevdasını o kadar güzel anlatıyor ki kitabında. O akşam insanlar ellerinde ne var ne yok bağışlıyorlar. Gidip arkadaşlarından borç alıp tekrar tekrar bağışta bulunuyorlar. Çocuk Esirgeme Kurumu'nda, Kızılay'ın temelinde Detroit'de çok zor şartlarda çalışan bu insanların emeği var. Hatta Anıtkabir'de bayrağımızın asılı olduğu direği de onlar göndermişler armağan olarak. Cumhuriyet karşısında büyük bir aşk, büyük bir sevinç..." Bu kişiler Amerika'da kimliklerini muhafaza edebilmişler mi?... "-Orada çok büyük sıkıntılar yaşamışlar. Bir kısmı mutlu olamamış geri dönmüş. Bazıları o kimliği bir miktar da olsa devam ettirmiş. İsimleri değişmiş. Yarı müslüman, yarı hıristiyan adıyla devam ediyorlar. Frank Ahmet mesela. O insanlar kimlerdi, nelerle karşılaştılar, kimliklerini korumak için neler yaptılar, bunların açığa çıkması açısından önemli bir çalışma. Bir insan çalışması, sosyal bilim açısından önemli bir çalışma. Bir de Amerika'yla burayı bağlaması, lobi faaliyetleri açısından önemli..." İlk aşamada neler yapılacak, kimlere ulaşıldı?... "-Pek çok kişiye ulaşıldı. Arkadaşlarımız Amerika'ya gidip onları buraya davet edecek. Çoğunluğu Harput'lu olan 15-20 aile Mayıs ayı sonunda Harput'ta bir festivalde akrabalarıyla buluşacak. İstanbul ve Ankara'ya gidecekler. Bunların yanısıra kendiliğinden gelenler de olacaktır muhakkak. İçlerinde ticaret, bilim, edebiyat alanlarında önemli yerlerde olanlar var. Bugüne kadar Türkiye'yi görmeyenler bu imkana kavuşacaklar. Ben bile heyecanla bekliyorum..." Hemen yanıbaşımızda bir savaş yaşandı, yaşanıyor. Ve insanlığı utandıran yağma görüntülerine şahitlik ediyoruz. Özellikle de İslam tarihi, kültürü açısından çok önemli olan eserlerin yağmalandığı söyleniyor. Ama bu haberler Amerikan medyasında hiç yer almamış. "-Maalesef çifte standart, bu utanılacak durumu ortaya çıkarıyor. Amerika'da, Avrupa'da böyle bir tarih bilincinin olmaması mümkün değil. Iraklı'nın, o ülke insanlarının ne kadar az eğitime, duyarlılığa sahip olduğunu gösteriyor. İnsan hayatı en önemli şeydir ama, insan tarihinin yok edilmesi de o kadar üzüntü vericidir. Bana sorarsanız petrol kuyularının, o ticaretin belgelerini muhafaza eden binaları korumaktan çok daha önemli bir şey bu. Maddi bir şey telafi edilebilir ama bin yıl önceki bir insanlık eseri, çünkü o artık Irak'ın değil hepimizin tarihi yerine konamaz. Bunun için bir şey söylemek erken ama savaşlarda bizzat savaşa katılanlar alıp götürüyorlar bu eserleri. İslam medeniyetinde açıkça söyleyeyim Bağdat ve Basra'nın belki başka bir yerle mukayese edilemeyecek derecede büyük bir tarihi yeri var..." Elimizi kolumuzu sallayarak Kerkük'e Musul'a giremeyiz Reel politik evet ama, insanın ahlak duygusunu, ahlak ilkelerini, kavramlarını, vizyonlarını rencide eden bir reel politikle de mücadele etmek lazım. Bu bile romantik görülebilir. Varsın gören görsün canları sağolsun. Zor günlerde karar vermek çok zordur. O günlerde alınan en küçük kararın bile çok soğuk bir edayla değil varoluşsal bir kaygıyla kaç saat tartışıldığını bilseler, hükümet dağınık, zikzaklar çiziyor yorumları olmazdı. Tezkere çıkmış olsaydı da elimizi kolumuzu sallayarak Kerkük ve Musul'a mı girecektik?... Böyle bir madde mi vardı?... Oradaki insanlarımız tehlikeye düşerse yine gireriz... 'Ya, ya' mantığı bizim hükümetin itibar ettiği bir mantık olmadı. 'hem, hem'i istedik. Hem Avrupa'yla konuşalım, hem AB'e demokratik olduğumuzu gösterelim, hem Amerika ile ilişkiler devam etsin, hem komşularımıza, halkımıza izah edemeyeceğimiz bir durum olmasın, Türkiye gerçeklerine göre karar verelim. O kararın alınışında sadece entelektüel bir çabanın değil, kalbi bir çabanın olduğunu bilmeyenler haksızlık ediyor. İçim biraz, biraz değil epeyce, bazan olup bitenleri seyredemeyecek kadar sıkıntılı. Umarım bu yazıyı okuyanlar yine naiflikle, romantiklikle, idealizmle suçlamazlar. Osmanlı'dan sonra yüzler gülmedi Bu aşamadan sonra, olan bitenle ilgili bir hesap sorma gerçekleşemez mi?... "-O anlamda olan olmuştur, giden gitmiştir. Kimin yaptığı bilinse de bilinmeyecektir. İnşallah korktuğumuz kadar büyük hasar olmamıştır. İslam dünyası belki ciddi bir özeleştiri yapmak zorundadır. Kültürel açıdan, tarihi konumumuz açısından yeterince yapmadık..." İslam dünyası bu öz eleştiriyi yapmakta neden bu kadar gecikti, yapamadı?... "-Bunun çeşitli sebepleri var. Tarih açısından bakınca insan çok da haksız diyemiyor. Savaşın olduğu bu bölgeyi düşününüz. Osmanlı'dan sonra yüzü gülmedi. İster Filistin olarak adlandırılsın, ister Kuveyt veya kısmen Mısır olarak adlandırılsın bu bölge. Büyük bir imparatorluğun çöküşü aynı zamanda büyük bir bilincin, medeniyetin çöküşü anlamına geliyor. Kum üstünde sınırlar çizildi, devletçikler uyduruldu, her birine bir bakıma sorunlar bırakıldı, toparlanamadı. Sürekli buralar kaşındı, çünkü büyük zenginlikleri olan topraklar. Bu şartlarda demokrasinin, insan haklarının mesafe alması beklenemezdi. Demokrasi konusunda çok ciddi eleştiriler yöneltenler, o bölgedeki emirlikler, şeyhlikler, krallıklar, despotluklar konusunda çok az şey söylediler. Çünkü onlarla daha iyi bir sömürme imkanı buluyorlardı. Bazan aklıma gelmiyor değil orada olan bir uyanış mı müdahaleleri hızlandırıyor. O uyanışı da biz yönlendirirsek, o açılımı da 25-30 sene rahat kullanırız diye düşünüyorlar. Çünkü bir ülkeyi işgal ederek demokratikleştiremezsiniz. Bu bir zihniyet, eğitim, inanma sürecidir. Demokrasi zarfa konup gönderilecek, üniforma ile yıkıntılar arasında dolaşıp yayılacak bir şey değildir. Uyanma sürecine girmiş İslam dünyasının o uyanma çabasını bile yönlendirme gayreti olarak görüyorum. Böyle bir şeyin olmasını hiç istemezdim ama, İslam dünyasının toparlanması, şapkamızı önümüze alıp düşünmemiz gerektiği ve gücün önemini görmemiz açısından acı bir deneyimdi..."