Pazar ola...

A -
A +

YEŞİLKÖY pazarına girince birkaç saatte çıkamıyorsunuz. Birbirinden renkli tezgahlar arasında dolaştığınız sürece gözleme kokusu da sizinle geliyor... Pazarda dolaşanlar sebzenin çok pahalı olduğunu, neredeyse iki kilo meyve parasına kazak alındığını konuşuyor. Vazgeçilmez yiyecek Gözleme Yeşilköy pazarına girince birkaç saatte çıkamıyorsunuz. Birbirinden renkli tezgahlar arasında dolaştığınız sürece gözleme kokusu da sizinle geliyor... Bir de bakıyorsunuz pek çok hanım bu kokuya dayanamamış ve yiyecek molası vermiş. Bir yandan sıcak sıcak gözlemeler yeniyor, bir yandan da sebzenin çok pahalı olduğu neredeyse iki kilo meyve parasına kazak alındığı konuşuluyor. Nurhayat Yıldırım 50 yaşında. 6 yıldır saçın başında gözleme pişiriyor. Tekel'den emekli olan eşinin aylığı yetmeyince birlikte bu işe başlamışlar. Sadece gözleme değil, içli köfte, yaprak sarma, elmalı kurabiye, kadın budu köfte, pastalar, poaçalar ne ararsanız var kısaca... Hazırlıklara Pazar gününden başladığını bir gece önce de hiç uyumadığını anlatırken bir yandan da gözlemelerin altını üstüne çeviriyor büyük bir hızla. "50 yaşından sonra bu işleri yapmayı öğrendim" diyen eşi yufkalara iç doldurup gözlemeleri katlıyor. Kızları Pınar aslında gazeteci. O da geçtiğimiz yıl işinden olanlardan. Annesine yardıma geliyor şimdi. Nurhayat hanımın diğer kızı üniversite öğrencisi. Anadolu yakasındaki evlerinden sabahın erken saatlerinde geliyorlar Yeşilköy'e. Eve dönüşleri ise gece 9-10'u buluyor... Bütün gün, bel fıtığına rağmen ayak üstü durarak, saçın başında terleyerek patatesliyi, kaşarlıyı birbirine karıştırmadan, birbiri ardına gelen istekleri karşılamaya çalışıyor... Günde ortalama 100 gözleme pişiriyor. "Ne kadar kalıyor size" diye soruyorum, "Aşağı yukarı 50 milyon" diyor. Doğum günleri ve özel günler için sipariş de alıyormuş. "Evde gözleme yapıyor musunuz" sorusunun cevabı çok net, "Hayır"... Sıcak sıcak kaşarlı gözlemeyi yerken daha önce Nurhayat hanıma da gözlemeye de hiç böyle bakmadığımı farkediyorum. Çekik gözlüler de yerini almış... > "Beşyüz bin ve bir milyon" demeyi öğrenmişler en çok. Konuşmaktan kaçınıyorlar. Biraz ısrarla sorularımıza cevap veren Riçi Taniçi Türkçe'yi en iyi konuşanlarıydı. Riçi "ada" demekmiş. Evet pazarın Çin'li satıcılarından bahsediyoruz. Dünyanın öbür ucundan gelip Yeşilköy'de tezgah açanlardan. Eee dünyanın öbür ucuna benzin pompalamaya giden üniversite mezunlarımızı düşününce!.. Riçi iki yıldır Türkiye'de. Daha önce bir lokantada çalışıyormuş, ayrılmış. Bir yıldır Bakırköy, Ulus ve Yeşilköy pazarlarına geliyor. Adını yazmasını istedik, Çin alfabesiyle yazdı. Türkçe yazmayı bilmiyormuş. (Onun yazdığını da biz anlamadık tabii) Onun gibi pek çok Çin'li vardı pazarda ama konuşmaya, fotoğraf çektirmeye korktular. Manşu ve teyzesinin oğlu gibi mesela. > Onlar gece Türkçe kursuna gidiyorlar, gündüz de masraflarını çıkarmak için pazara. Türkçe öğrendikten sonra Çin'de daha iyi şartlara kavuşacaklarını anlatıyorlar çekinerek. Komşu tezgahtakiler sabah polisin geldiğini, çalışma izni olmayan pek çok yabancını kaçtığını anlatınca tedirginliklerinin sebebini anlıyorum... Demek ki çoğunlukla saat satan zencileri göremememizin nedeni buymuş. Üniversiteli pazarcılar Jülide iç mimar, Sevkan ise taş-metal işlemeciliği mezunu. Onlar da ekonomik krizle birlikte işlerinden olanlardan. Aynı sınıfta okuyan çocukları sayesinde tanışmışlar. Hobi olarak başladıkları ahşap boyama işinden para kazanmak, pazara gitmek fikri Jülide'den gelmiş. "Boyama işini kolay zannediyorlar. Hem boyalar pahalı, hem de ellerimiz mahvoluyor" derken pazardaki ilk günlerinden hoşnut olduklarını anlatıyorlar neşeli bir ifadeyle... 20 milyon tezgah kirası,1.5 milyon da tahta parası ödemişler. Onlarla konuştuğumda sat 15'e geliyordu. Peki ilk günlerinde satışlar nasıldı?... "Gayet iyi. Çok para kazanma hırsımız yok. tezgahın kirasını çıkardık, evimize giderken sebzemizi, meyvemizi alalım yeter" dediler. Pazarın en kıdemlisi 75 yaşındaki Zehra Özışık pazarın en kıdemlilerinden. Yüzündeki çizgiler, o tezgahın başında soğan, sarımsak satarken sessizce gelip yerleşivermişler besbelli... "Kaç yıl oldu başlayalı" sorusunu sorarken cevabın "Yarım asır" olacağını beklemiyordum doğrusu. 25 yaşından beri bu işi yapıyor Zehra teyze. O diğer satıcıların "Zehra ablası"... -O zamanlar nerelerde Pazar vardı, nasıldı anlatsana teyzeciğim?... "-Firuzköylü'yüm ben. Biz o zamanlar elmacılık yapıyorduk, benim yedi dönüm elma bahçem vardı. Domates, biber, soğan herşeyi yetiştirip satardık. Kendi arabamız vardı, halden alıp satmadık biz. Köylü kadınlar bahçede yetiştirdiklerini getirirlerdi. Sıra sıra dizilirdik tezgahlara. Zeytinburnu'nda, Yeşilova'da pazarlar vardı. O zamanlar gençtim, güzeldim... Şimdi her şey değişti. İyiler hep öldü, baksana erkekler doğuracak şimdi"... HHH Bir de tezgah kirası vermemek için küçük bir tahta üzerine doldurduklarını satmaya çalışan, kendi deyimleriyle "Zabıtayla köşe kapmaca oynayanlar" vardı. Eşi de, oğlu da pazarcılık yapan, "Ne kazanırsak günlük yiyoruz" diyen bütün gün ayakta duran 65 yaşındaki Müsemma Orhanlı gibi. Ördüğü çocuk yeleklerini 10 milyona satarak ev kirasını ödemeye, depremden sonra psikolojisi bozulan oğluna bakmaya çalışan, "Bir çayımı iç" diye ısrar eden Sivaslı Güllü teyze gibi... Eşini kaybettikten sonra oğlunu üniversitede okutabilmek için çırpınan Nurten hanım gibi. ...Ve daha niceleri... Kadın olmanın, anne olmanın nasıl bir şey olduğu bir kez daha kafama kazınarak, elimde yıllardır pazarda sattığı çiçeklerle evini geçindiren Yıldız'dan aldığım bir demet Nergis'le arkamda daha nice öyküler bırakarak ayrıldım pazardan.... Neredeyse uzun kızıl saçlarım olacaktı Pazar dediysek sadece sebze meyve değil. Mutfak malzemelerinden perdeye, ayakkabıdan makyaj malzemesine her şeyi bulmak mümkün. 30 yaşındaki Gülnaz Ali de iki yıldır pazarda peruk satıyor. Ulus ve Levent pazarlarına da gidiyormuş. Satışlardan gayet memnun. Fiyatı 25 ila 40 milyon arasında değişen peruklardan günde 10-15 tane sattığını söylüyor. "Dükkanlardan en az 10-15 milyon daha ucuz" diyor. Bir bakıyorum uzun kızıl bir peruğu kafama geçirmeye çalışıyor. Diğer müşterilerle birlikte yakıştığı konusunda hemfikirler. "Müşteri ne istediğini bilmeden gelir, ben yüz şekline uygun bir modele ikna ederim onu" diyor. "En çok hangi renk satılıyor" diye sorunca, Türk hanımların tercihinin sarı saçtan yana olduğunu öğreniyorum. Mecburi meslek Sizi bilmem ama ben pazara gitmeyi, pazardan alış veriş yapmayı çok severim. Hem farklı insanlar görür, neler konuşulduğu hakkında bilgi edinirsiniz, hem de o renk cümbüşü, yoğunluk içerisinde düşüncelerinizden uzaklaşırsınız... Bir de tabii ki alış verişinizi daha ucuza getirirsiniz. Zaman buldukça gittiğim Yeşilköy pazarında son zamanlarda tezgah açan kadınların çoğaldığı dikkatimi çekti ve onlarla konuşmak istedim. Meğer her tezgahın arkasına saklanmış ne hikayeler varmış... Yeşilköy pazarında ortalama eğitim seviyesi için üniversite mezunu demek yanlış olmaz sanırım. Ekonomik krizle birlikte işini kaybeden bankacısından gazetecisine, muhasebecisinden güzellik uzmanına, mimarına her meslekten insan şimdi tezgahların başında. Hukuk ve işletme fakültelerini bitirmiş genç bir kadın Tülay... Mum, ayakkabı, şapka ve ufak tefek bir çok şey koymuş tahtanın üzerine. Bir finans kuruluşunda çalışırken bir yıl önce işini kaybetmiş. Şimdi ekmek parasını çıkarmak için haftada 7 gün ve günde neredeyse 12 saat ayakta bir şeyler satmaya uğraşıyor. Tahta için ayda ödediği 460 milyonluk kirayı karlı havalarda kredi kartından çekip vermiş. Bir tezgahlık yerin devrinin noter kaydıyla 2.5 milyarı bulduğunu öğreniyoruz ondan. Pazarda tezgahların kirası günlük 5 milyonla 60 milyon arasında değişiyor. Tülay kendi küskünlüğü, kırgınlığını saklamaya çalışırken gururla sahip çıkıyordu işine, "Ben bir şeyler yapıyorum yine, yapamayanlar buralara gelecek, alış veriş edecek gücü bulamıyor" diyor. Ailesi binbir güçlükle ona aldırdıkları eğitimden sonra pazarcı olmasına çok üzüldüğü için resmini kullanmamamızı istedi. Tülay, aslında üzülmesi gereken sen ve ailen değilsiniz ya neyse... Afrika'dan, Çin'den gelip Yeşilköy'de tezgah açanlardan, eşi işsiz kalınca 60 yaşından sonra pazarcı olan büyükannelere, üniversiteli satıcılara kadar, işte güneşli bir günde Yeşilköy pazarındaki tezgahlarda dinlediklerim... Emekli öğretmenin 68 yaşındaki eşi "Kaç yaşındasın teyzeciğim" diye soruyorum... "68 kızım" diyor, bir yandan da beni kucaklıyor. Adını sorduğumda "Aaa şahane bir adım var" diyor mutlulukla, "Afi Hacıoğlu"... Anlamını bilmiyormuş ama adını çok seviyor Afi teyze. (Bu arada Afi gösteriş, çalım, caka demekmiş) 43 senedir İstanbul'da yaşayan Afi teyze aslen Gümüşhane'li. 5 oğlu 11 torunu var. Eşi 24 sene önce emekli olmuş şimdi biraz rahatsızmış. "Bir gecekonduda oturuyoruz, tapusu bile yok. Gelip yıksalar bir şey diyemeyiz" diye anlatıyor korkuyla. Haftada 5 gün pazara çıkıyor, herkesle çok iyi geçindiğini söylüyor. "Sabah 8'de geldim buraya. 10 milyon kira verdim daha siftahım yok yavrum. Akşam 6.30'a kadar buradayım" diyor 68 yaşındaki Afi teyze umudunu satacağı kazaklara bağlayarak...

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.