Gelelim Şecen Tellal Said'e.. Bütün bu kampanyaların merkezinde olacak kadınlardan birine. Eşinin askerlik konusu yüzünden Irak'tan ülkemize gelen bu genç kadın 13 yıllık evli, iki çocuk sahibi. 'Sizin Sesiniz' programında eşinin iddialarından sonra kendini anlatmaya gelen ve yaşadıklarına inanmakta güçlük çektiğimiz Şecen hiç kurumayan gözleriyle paylaşıyor başından geçenleri... "11 yıl önce geldik Türkiye'ye. Ablası buradaydı, bizi o çağırdı, ama sahip çıkmadı. İlk gelişimizde beni çok dövdüğü bir gün polisler geldi, sınır dışı edildi. Birlikte Kuzey Irak'ta kaldık. Oradan ailemin yanına gidebilirdim ama o 6 ay askerlikten uzak kalınca idam edileceği için onu bırakıp gitmedim tekrar Türkiye'ye geldik. Ailem de onları bıraktığım için bana kızdı..." Ailesini küstürmek pahasına eşinin yanında yer alan Şecen Türkiye'de tam bir esir hayatı yaşamış deyim yerindeyse. "Ablası bizi dışarı attı iki gün sonra. Ben zengin bir aileden geliyorum, olsun onun için açlığa katlandım, ablasına 'hizmetçiniz olabilirim yeter ki yanınızda kalayım' diye yalvardım, olmadı. Yağmurlu bir akşamdı kızımın ateşi yükseldi, gözleri döndü böyle. Ne yapacağımı bilmiyordum. Bağırmaya başladı. Bir kadın yardım etti, elimden aldı su döktü, ters çevirdi. Başka bir adamla yardım edip hastaneye götürdüler. Hiç Türkçe bilmiyordum. Onların sayesinde kızım hayatta kaldı. Türkiye'de çok merhametli insanlar gördüm. Kızıma 14 iğne verdi doktor, ama hiç para yok bizde. Bir caminin önünde oturduk. Bir karı-koca geldi çocukları yok. Bizi evlerine aldılar 20 gün. Kızımın ilaçlarını alıp bize baktılar. Ben hâlâ onlara dua ediyorum. Ben şimdi diyorum para olsa fakirlere yardım ederim. Benim hâlâ sabrım var, hâlâ bekliyorum..." 3 yıl sokağa adım atmadı Nelere sabretmemiş ki Şecen. Üç yıl evden dışarı adım bile atmamış. Perdenin kenarından baksa dayak yemiş. Ev dediği tek göz oda bir yer. Eşi perdeleri çivilerle çakar, onu da içeri kilitler öyle çıkarmış. Dilini bile bilmediği bir ülkede gençliğin korkusuyla susar beklermiş. Ne zaman dayak yiyecek hiç belli olmazmış... "Bir gün beni eve kapatıp çıktı, ben de elişi yapıyordum para için. Baktım geri geldi gözümün üstüne bir yumruk, burnum kanadı. Hiç durmadan vuruyor, tekme atıyor. 'Ne oldu?' diye soramıyorum bile. Dışardan geçen bir adam yüzündenmiş. İşe giden o komşu 'senin için bekliyor' deyip habire vuruyor, yalvarıyorum dinlemiyor." Aslında ilkokul öğretmeni olan Şecen'in eşi bu işte çalışmasına izin vermez. Birlikte evde resimler yaparak sağlarlar geçimlerini... Sadece fiziksel şiddet görmez eşinden. Hakaret eder, aç bırakır 'kötü kadın oldu' diye ailesine haberler salar. Bu sayfada paylaşılamayacak öyle şeylere katlanır ki yıllarca!.. 'Fare tuzağına takıldı...' Anlattığına göre 'eşim' dediği, aynı yastığa baş koyduğu adam onu öldürmeyi bile dener. Bir gece o uyurken bir düzenek kurar ve ayağına elektrik bağlar. "Bir et kokusu alıyordum ama anlamadım önce. Bacağım uyuştu, tahta gibi. Gözümü açınca bana 'uyu, uyu' dedi. Kızımı da uzaklaştırmıştı onu elektrik çarpmasın diye. Ben öyle bağırmışım ki camın önünden kuşların kaçtığını gördüm. Kaç ev uzaktaki komşular duyup gelmiş. 'Sen canavar mısın ölmedin mi?' dedi. Kemiğe kadar yanmıştım. Hastaneye götürdüler. Doktorlara 'Farelere tuzak kurdum ona takılmış' diye anlattı, inanmadılar ama ben şikayet etmeyince bir şey yapmadılar. Bir arkadaşın annesi bana baktı da ayağımı kesilmekten kurtardı." 8 sene önce oluşan yanığın izi belirgin bir biçimde bileğinde Şecen'in. Tıpkı alnında ve burnundaki izler gibi. Ama onu en çok üzen duyduğu sözler... "Hep hakaret, hep hakaret çirkin laflar. Dayaktan acımıyordum, bunlar acıtıyordu beni. Aileme laf söylüyor. Beni dövüyor 'kötü kadınım de, bırakacağım' diye. Demedim diye iki ay ekmek vermedi bana. Razıyım, çalışıyorum evde elişi yapıyorum, resim yapıyorum, para kazanıp ona veriyorum. Yeter ki kötülük yapmasın. İnanır mısınız tuvalet bahçede. Kapısına silikon takıyor gece gitmeyeyim diye! Utanıyorum anlatmaya ama ihtiyacımı karşılamak için bir leğen aldım. Ben acı çektikçe karşıma geçip gülüyor..." 'Kötü kadın seni istemiyorum' Güzelliğini kıskanır Şecen'in, çalıştıkları yerlerde insanları suçlar 'eşimde gözleri var' diye, tek başına dışarı adım attırmaz yıllarca. 11 yıl boyunca sadece 2. çocuğuna hamileyken doktor yüzü görür genç kadın. Görür görmesine de, doğumun hemen ardından hiç bekletmeden hastaneden çıkarır onu. Daha tedavisi bitmeden, ilaç alması gerekirken. Eve gelir gelmez de 'Doktorlar seni gördü' diye döver bu kez. Bayılana kadar.. "10 Ekim hep bir kabus benim için. Eski sevgilisinin doğum günüymüş. Odasına kapanır. 'Git kötü kadın seni istemiyorum' diye bağırır. Kağıtlara onun adını yazıp, duvarlara yapıştırır. Kendi kendine kutlama yapar. Ben evlilik yıldönümümüzde pasta alalım dediğimde dalga geçerdi benimle. Babasından ona 1300 dolar kaldı. Onu kötü kadınlarla yedi. Sadece çocuklara birer dondurma aldı o parayla. İnci hanım biz 11 senedir eşimle dışarıda bir simit bile yemedik. İnanır mısınız ben bir çay bile içmedim dışarıda. Keşke bir sefer oturup bir dondurma yesek birlikte ne güzel..." > Yuvasız kuşlar Sokaklara döküldük... Ekranda seyrettiğimiz görüntülerden sonra o gece hiç uyuyamadık. Uykudaki çocuklarımızı seyrederken 'şükrettik'. Aklımıza gelen ve 'ya...? diye başlayan cümleyi kovduk hemen zihnimizden. Suçladık... Önce orada çalışan kadınları... Çocukların en büyük özlemleriyle 'anne' dedikleri kadınları. Sonra onların müdürlerini. Bir basamak daha üste çıkıp mülki amirleri, diğer basamaklardakileri... Başbakanı 'bakanını' savunur duruma getirinceye kadar devam etti suçlamalar... Bir-iki kişi bir araya gelince hep o görüntüleri konuştuk. Birbirimize tekrar tekrar anlatarak...'Ah'landık, vah'landık..' Peki ya sonra?.. Aslında yanlış bir soru bu. 'Ya daha öncesi?' demeliydim... Bilmiyor muyduk binlerce yavrunun 'sevgi'siz büyüdüğünü... Karınları doysa da, elbiseleri, yatacak yerleri olsa da, sevgiye açlıklarını, yüreklerinin üşüdüğünü, bir kucakta uyumaya özlemlerini. 'Ah'layıp, 'vah'lamak kadar aşina olduğumuz şeyi bir defa daha yaptık. Kandırdık kendimizi... Ya da öyle sandık. Sanki o çocukların varlığından hiç haberdar değildik. Sanki daha önce bunları hiç görmemiştik, duymamıştık. Sanki tahmin edemiyorduk olabilecekleri... Gerçekten siz bunları hiç bilmeyenlerden misiniz? Yolunuz hiç mi kimsesiz çocukların yaşadığı mekanlara düşmedi? Gördükleri her kadına 'anne', her erkeğe de 'baba' diye koşuşlarına hiç mi şahit olmadınız? 'Beni de sev, beni de öp' diye birbirlerinin önüne geçmeye çalıştıklarını... Tutacak bir el bulduklarında, bırakmamak için küçücük bedenlerinden beklenmeyen bir kuvvetle yapışmalarını... Sonra 'Sen de gideceksin şimdi' diyerek yüreğinize kanatan bir cümle bırakışlarını... Hiç mi duymadınız bu sesleri? Duymamışsak kulak vermediğimizdendir. Duyup da dönüp bakmamışsak kolayı seçtiğimizden. Kafamızın içinde bu cümle tekrarlanırken bir el uzatmamış, hep başkalarından beklemişsek kendimizi kandırdığımızdan. Hiç mi vaktimiz yoktu bu çocukları ziyaret etmek için? Ne bileyim çarşı-pazara giderken evden biraz daha erken çıkarak, seyredecek birkaç vitrinden vazgeçerek, ya da bir defa olsun komşuya kahve içmeye gitmeyerek olsun o kapıları açacak hiç mi vaktimiz yoktu? Kimseyi suçlamak için yazılmıyor bu satırlar. Yukarıdaki soruların hepsini kendime de soruyorum aynı anda. Ve herkes bu soruları çoğaltsın istiyorum. Anne-baba olacaklar önce kendilerine; "Ona bakabilecek miyim?, Koruyup sevebilecek miyim?" sorularını sorsun, her çocuk en çok ihtiyaç duyduğu ve en büyük hakkı olan anne-baba sevgisini, o güveni, aile ortamını yaşasın diliyorum. Ve bu sorular sadece birkaç gün sorulup tekrar unutulacak diye korkuyorum... Çünkü neleri-neleri unutmadık ki biz? > Siz de birkaç saatinizi onlara ayırın! Dün mesaj kutuma gelen bir mesajı paylaşmak istiyorum sizinle. ÇİDER (Çocuk İstiyorum Dayanışma Derneği ) üyeleri 'bu toplumsal olay hepimizin' diyerek bir kampanya başlattı. ÇİDER çocuk sahibi olmaya hasret bireylerin kurduğu 20 bin üyeli bir dernek. Adımız "Sevgi Anneleri" olacak diye her ilde 10 ila 25 gönüllüye çağrı yapıyorlar, "Mutlaka çocuk esirgeme kurumlarını düzenli olarak ziyaret edip çocuklara koruyucu anne olabilirsiniz. Çalışanlar, cumartesi-pazar günleri veya aksam işten çıktıktan sonra, çalışmayanlar hafta içinde gidebilir. Bizim yüreklerimiz anne ve baba olmak için atıyorsa, bu yalnız kendi bebeğimiz için olmayacak, terk edilmiş, kimsesiz çocuklara da sahip çıkmalıyız" diyerek...Telefon: 0 (216) 456 39 75-76 e-mail: sibelt@cocukistiyorum.com > "Aile İçi Şiddete Son!" İki haftadır 'aile içi şiddet' yer alıyor bu sayfada. Geçen hafta da yazmıştım. Uzmanlar şiddet gören çocukların şiddet uygulayan yetişkinler olacaklarını söylüyorlar diye. Birkaç gündür içimiz yanarak izlediğimiz çocuklar hiç istemeden birinin canını yakacak yarınlarda demek bu... Temel bir insan hakları ihlali olan konu bütün dünyanın problemi. Geçen yıl ülkemizde bu toplumsal problemle mücadele için iki büyük kampanya başlatıldı. Belediyeler Kanunu'nda yapılan değişiklikle, nüfusu 50 binin üzerindeki yerel yönetimlere "Sığınma Evi" açma zorunluluğu getirildi. Öte yandan, İstanbul'da geniş katılımlı ve "Aile İçi Şiddete Son! Konferans 2005 Dünyadan Örnekler" başlıklı uluslararası bir konferans düzenleniyor. Tarih: 11-12 Kasım 2005 Yer: İTÜ Maçka Kampüsü > Türkiye'yi seviyorum Masmavi gözlerinden damlalar çizgi çizgi iniyor Şecen'in... Hiç aralıksız... Eşinin çıkartmak istediği gözlerinden.. Çocukları için katlanmış senelerce. Ama onların daha fazla etkilenmemeleri için 'artık yeter' demiş. Kızı kavgalar sırasında 'annemi dövme' diye araya girdikçe dayak yer olmuş çünkü. Bu kararı almasında eşinin küçük kızını alıp kaçak yollarla yurt dışına çıkma planları yapması da etkili olmuş... "Evdeki herşeyi yırtıp, döktü. Annemin, kızkardeşimin fotoğraflarını, benim özel neyim varsa hepsini. Zaten 11 yıldır ailemi görmüyorum, onlardan hiçbir şey bırakmadı bana. Çocuklarımı sınırda aileme teslim edip, ölmeyi bile düşündüm. Ama şimdi kendime güveniyorum. Ben burada çok merhametli insanlar gördüğüm için Türkiye'yi seviyorum. Kızım da burada büyüdü ve gitmek istemiyor. Acaba bir şans daha var mı kalmam için bilmiyorum. Ben hiçbir zaman kötü kadın olmadım." Sevdiklerinden, ailesinden uzakta yıllarını acıyla geçirmiş Şecen. Hep susmuş, katlanmış. Özürlere inanmış, beklemiş. 'Artık yeter' diyor şimdi! Belki de çok daha önce söylemeliydi bunu. Bundan sonra onu bekleyen pek çok zorluk var tabii. Ama o kendisine saygısını kazanıp, kızlarını dayak, küfür, hakaret, aşağılama ve alkolden uzak bir ortamda büyütmek istiyor. Başka Şecenler olmaması için galiba o en baştaki sorulara, yeni sorular ekleyip cevaplar bulmak gerekiyor.