Daha palyaço yüzünü boyamamıştı. Koca ayakkabıları, kıyafetleriyle sirkin girişindeki büfeden bir şeyler içiyordu. Hani herkesi güldürmek için elinden geleni yapan, düşüp kalkan o renkli adam da senin benim gibi susayıvermişti işte. Yüzü boyanmadan da fotoğraf çektirmiyordu. Daha ben, "ben değilim" dercesine. Biraz sonra havada taklalar atacak akrobatlar, ipten ipe uçacak trapezciler ve aslanlara, kaplanlara komutlar verecek terbiyecileri bir karavanın önünde toplanmış son hazırlıklarını yapıyorlardı. Kimi malzemelerini taşıyordu, kimi kostümlerini giymiş seyirci önüne çıkmaya hazırlanıyordu. İnsan onları sahnede sınırsız, gizemli bir dünyada seyrederken böyle temizlik yaptıklarını, malzeme taşıdıklarını, koşturduklarını hayal edemiyor. Bu dünyanın efendileri de kahramanları da ve en ağır işçileri de onlar. 38 yıllık göçebe hayat Muharrem Becel, çocukluğunda evleri Dolmabahçe'ye yakın olduğu için Maçka parkına gelen sirklerde çalışırmış. Sonra izlemek yetmemiş, onlarla birlikte daha 13'ünde düşmüş yollara. 38 yıldır başka bir hayat tarzı bilmiyor. Sirkte pek çok iş yapmış. Atlarla gösterilerden, köpeklere, yılanlara kadar sahnede alkışlanmanın keyfini yaşamış. Beş yıl önce evlenince artık sadece sirklerin Türkiye'de olduğu dönemde katılır olmuş 'vatansızlar' kervanına. Sirkleri, grupları tanıdığı için organizasyonu gerçekleştirecek şirket sahipleriyle aralarında köprü görevi görüyor. Sonra da hem tercümanlık hem diğer konularda aracılık ediyor. Onların Türkiye'de olduğu 6 ay boyunca birlikte dolaşıyorlar. Karavan tüm hayatlarını taşıyor. Batuhan 8 aylıkken geçmiş annesi tekrar karavana. Onlardan etkilenen kız kardeşi de şimdi yanlarında. Anadolu Hisarı'nda evleri var ama "yapamıyoruz orada, gürültü, kalabalık olmadan yaşayamayız" diyorlar. Eşi Yüksel hanım örtüleriyle, perdeleriyle, duvardaki resimleriyle karavan-evlerinde bize kahve yaparken bu hayata alıştığını anlatıyor: "Önceleri yapmam sanmıştım ama çok seviyorum. Bazen eve gidiyorum ama en çok bir hafta dayanabiliyorum ve telefon ediyorum 'gelip beni al' diye. Burada arkadaşlıklar da güzel..." Aile mesleği Biraz önce de dedik ya aile mesleği sirkçilik diye. Çoğunlukla kendi içlerinde evleniyorlar, çocuklar da devam ediyor aynı işi yapmaya. Sadece akrobatlar dışardan katılanlardan oluşuyor. Olimpiyatlarda dereceye giremeyen ve yarışları bırakan sporculardan bazıları sirklere katılıyor. Madalya için uğraşanlar alkışlar için sergiliyor en zor hareketleri. Herkes nefesini tutmuş beklerken, bir ipten diğerine uçuyor Roberto. Bir 'hap' sesiyle havada yakalayacak arkadaşı ellerini. Ama bir tanesinde parmaklar birbirine değmiyor ve düşüveriyor! Ya o ağ olmasaydı? * Tehlike, heyecan ve coşku sirkin vazgeçilmezleri. Peki bu arada yaşanan kazalar? Muharrem Becel yaşadıklarından örnekler anlatıyor: "Bir keresinde sirk müdürünün oğlu trapezde gösteri yaparken elini tutamadı ağın üzerine düştü. Oradan da kenardaki demirlere saplandı. Bir diğer çocuğu da boynundan rahatsızlanıp, felç olmaktan kılpayı kurtulunca, üçüncü çocuğunun tehlikeli gösterilerde yer almasına izin vermedi." * İnsanları eğlendirmek için hayatlarını tehlikeye atanlar numaralarını yapamayınca ne hisseder acaba? Mesela biraz önce düştüğü ağın üzerinden yürürken seyirciye gülümsese de yukarda aynı atlayışı tekrarlarken biraz gergin görünen Roberto'nun aklından ne geçiyordu? "Aslında düşmeleri de iyi. Ama ikinci denemede hareketi yapabilmeleri şartıyla. Daha çok heyecan oluyor, seyirci merakla bekliyor 'bu kez başaracak mı?' diye. Eğer onda da yapamazsa kötü. O zaman profesyonelliğine yakışmıyor." 130 yıllık sirk * İtalyanların Medrano sirki, geçen yıl 130. yaşını kutladı. Aklıma 'Medrano eski görkeminden uzak' diyenler geliyor. Becel bunun nedenini şöyle açıklıyor: "Medrano'nun iki ayrı grubu var. Biz Türkiye'de şap hastalığı olduğu için tırnaklı hayvanları getiremiyoruz. Buradan gittikten sonra çok uzun süre karantinada kalıyor hayvanlar." Kimi zaman güldürüyor, kimi zaman da insanın yüreğini ağzına getiriyorlar. Bütün çaba sirke gelenleri bir hayal dünyasında yaşatmak için. 'Ne zor şey insanları eğlendirmek' derken Muharrem Becel 'çok da güzel' diye giriyor söze ve anlatmaya devam ediyor: "Ben de sahnedeydim geçen yıla kadar. Hayvan terbiyecisi oldum. Atlarım, maymunum, güzel bir boa yılanım vardı Türkiye'ye gelmeden önce. Sahnede olmak bambaşka. Türkiye'yi eskisi gibi zannediyordum, cambazhaneler var zannediyordum ama kalmamış. Atların bakımı çok zor burada. Yem, ot bulamıyorsunuz. Atları çeşitli manejlere, maymunu da hayvanat bahçesine verdim. Geçen sene oğlumla sahneye çıkıyordu maymun. Biz bundan başka bir iş yapamayız artık. Avrupa'da TIR'ın içinde gezici hayvanlar var değişik türlerden. Yılanlar, akrepler, köpek balıkları falan. Okullarla anlaşmalı geziyorlar. Ben de böyle bir şeyler yapmak istiyorum." Yılanları, maç yapan köpekleri, hiç bir yere tutunmadan kafasının üstünde bir ipte duran cambazı, kırmızı kumaşlarla bir görsel şölene dönüşen Venezuela'lı aktrisin gösterisini keyifle izliyoruz. Havada patlamış mısır, şeker kokusu birbirine karışıyor. Bizi karşılayan palyaçolar uğurluyor yine bu renkli dünyadan. Bakıyorum yaşlı, genç, çoluk çocuk herkes bir gülümsemeyle ayrılıyor Medrano Sirki'nin renkli çadırından. Unutmayın bu sezon için son şansınız. Onları Büyükçekmece'de yakalayabilirsiniz. Bence kaçırmayın... Bu işin de okulu var Sirkte doğan birinin başka bir iş yapması zor görünmüyor. Muharrem Becel de bu işin ailece yürütüldüğünü, anne-babadan, çocuklara geçtiğini söylüyor: "Daha çocukken başlıyorlar sahnede yer almaya. Çadırın havasını alan, o tozu yutan bir daha bırakamıyor bu işi. Karavan hayatına alışan da başka türlü yaşayamıyor zaten. Eğer ailenin çalışırken çocuğuna ihtiyacı yoksa onu sirk okuluna gönderiyor. Ortaokulu bitiriyorlar ve o arada meslek öğreniyorlar. Hocalar sahnede hangi yöne, hangi numaraya eğilimli olduğunu bulup ona göre yönlendiriyorlar. Ortaokulu bitirdiğinde profesyonel bir artist olarak yetişiyor çocuk. İtalya'da, İspanya'da, Fransa'da, İngiltere'de, Brezilya'da var sirk okulları. Brezilya'daki sokak çocuklarına yönelik daha çok. Onlar daha cesaretli oluyor çünkü. Atlarken havada düşeceğim korkusu yok ve daha başarılı oluyorlar." Palyaçonun dramı... Bu göçebe hayatta, kentler, ülkeler, milyonlarca insan geride kalıyor. Anılarıyla devam ediyorlar yola. Onlar her şeyi geride bırakıp gitmeye o kadar alışkın ki. Ama zaman bırakmıyor yakalarını. Yaşlanmak, yıllarca emek verdiğiniz işi yapamamak demek. Ama bir kez alışınca duymaya alkışları; dışında kalamıyor, nefes alamıyor insan... Palyaçoların en yaşlısı da bir zamanlar aslan terbiyecisiymiş. Yaşlanınca işi bırakmış ama bir yıl dayanabilmiş sirkten ayrı kalmaya, şehirde yaşamaya. Yeniden karavan alıp sirke geri dönmüş. Kendi numarasını yapamayanların daha basit işleri seçtiği sirk düzeninde, o da rengarenk kıyafetlerle çocukları eğlendirmeye çalışıyor, aslanlardan da çok uzakta kalmadan... Kaplanın şakası yok En tehlikeli gösterilerden biri aslan ve kaplanlarla yapılan. Hiç şakası yok bu koca cüsselilerin. Her ne kadar küçücük kafeslerde, oradan oraya taşınsalar da vahşi ruhları ne kadar zapteder ki demir parmaklıklar? Yemek yerken de, dolaşırken de eğitmenlerinden başka kimse yaklaşamıyor yanlarına. Arkadaşlarıyla sohbette normal bir ses tonuyla konuşurken aslan ve kaplanlarla konuşurken deyim yerindeyse kükrüyor terbiyecileri. 'Ben efendinizim' dercesine. Ama vahşi ruhlar 'efendi'ler yanlarına biraz fazla yaklaştıklarında 'gerçek kükreyen biziz' dercesine pençelemekten çekinmiyor. Çıkarttıklarında 6-7 santimi bulan tırnaklarıyla nice bakıcılarından parçalar almışlar şimdiye dek. * Her numaranın ayrı bir tadı ve zorluğu var. Sahi en zor kimin işi? "En zoru trapezciler ve hayvan terbiyecilerinin işi. Trapezciler sürekli prova yapmak zorunda. O havada birbirlerini yakalama anı için tekrar tekrar çalışıyorlar. Hayvan terbiyecileri de bütün gün onlarla ilgilenmek zorunda yemek yediği andan dolaştığı zamanlara kadar." Biraz gülümseme biraz şaşkınlık en çok da kalplerin 'güm güm' etmesi... Pazar sabahlarının heyecanıydı. Kardeşimle beraber televizyonun karşısına geçer hiç görmediğimiz vahşi hayvanların yaptığı gösterileri, havalarda uçan trapezcileri hayranlıkla izlerken, hayallerimizi uçan trapezci olmak süslerdi. Atların üstünde dimdik duran terbiyecileri, taklalar atan köpekler, omuzdan omuza atlayan akrobatlar ve tabii ki palyaçolar. Bütün görüntüler hâlâ taptaze hafızamızda olsa da üzerinden çok uzun yıllar geçti. Kardeşimle ben pek çok çocuk gibi o yıllarda 'gerçek bir sirk'i sadece televizyondan izleyebildik... Şimdi kızımın elinden tutup sirke götürürken içimde yaşanmamış bir sayfayı yazmaya çalışıyorum. Ama olmuyor! O palyaçoların her hareketine kahkahalar atarken, ben onun coşkusundan mutlu oluyor, verilen emeğe tebessüm ediyorum. Akrobatları, trapezcileri seyrettikten sonra "anne ayakta alkışlayalım" diyor, havalara zıplıyor. Ve bir kez daha tekrarlıyorum içimden "her şey zamanında yaşanmalı" diye. Anne-babalar hâlâ çocuğunuzu bir sirke götürememişseniz benden hatırlatması, bugün Florya'da son gösterisini yapacak olan 130 yıllık İtalyan Medrano sirki, oradan Büyükçekmece'ye geçiyor. Hem çocuklarınızı hem de kendinizi mutlu etmek için iki saat ayırmanız yeterli. Renkli bir dünya sizi bekliyor... Türkiye'de bu kültür yok * 13 yaşından beri sirklerde yaşayan Muharrem Becel'e Türkiye'yi sorduk. "Türkiye'de sirk kültürü yok. Mesela sadece İtalya'da 200 sirk var. Kışın yılbaşı zamanı en önemli dönemdir sirkçiler için. Çünkü o dönemde çocukları sirke götürmek adet Avrupa'da. Burada eskiden mayısta başlar, eylüle kadar sürerdi sezon. Şimdi yaz tatiline gitme alışkanlığı çoğalınca daha kısa tutuyoruz gösterileri. Neredeyse Türkiye'yi dolaşıyoruz ama en büyük ilgiyi Ege Bölgesi'nde görüyoruz. Biz son gösterimizi Büyükçekmece'de yapacağız ve sezonu kapatacağız bu yıl." * İki saatlik gösteri boyunca sahnede hareket hiç durmuyor. Acaba bu koşturmaya değiyor mu? "Bizim çok lüks bir hayatımız yok. Sezonda kazandıklarımızla diğer aylarda hayatımızı sürdürüyoruz. Bu işten alınan keyif her şeye değiyor." Sirkin en küçük elemanı 3.5 yaşındaki Batuhan da sirkin içinde doğmuş deyim yerindeyse. Geçen yıl maymuna bisiklete binmek öğretilirken, o da öğrenmiş kullanmayı. Birlikte sahne almışlar, ilk gösterisini yapmış Batuhan. O da yutmuş bir kere sahnenin tozunu. Bütün gösteriyi baştan sona ezberleyen, palyaçoların taklidini yapan, ama en çok yılan gösterisini seven Batuhan, sirkin en küçük elemanı. Gösteriyi onun rehberliğinde izliyorum. Heyecenla anlatıyor: 'Şu kaplan var ya kocaman olanı, işte onun yanına yaklaşırsan yer seni. Şimdi akrobatlar çıkacak, sonra da yılanlar...' İlerde onun da bu işi yapacağını söyleyen baba: 'Bizim camiadan alkolik çıkmaz. Kötü alışkanlıklar olmaz. Muhakkak jimnastikçi, sağlam vücutlu olur" derken, annesi ise buna karşı çakarak: "Seneye biz yerleşik düzene geçeceğiz. Zor olacak alışmak, ama oğlum okuyacak, eşim devam eder. Bu konuda kararı çocuğumuz verecek" diyor. Anlaşılan o ki aile Batuhan'ın mesleği konusunda bir kararsızlık yaşıyor.