Savaşta 'muhabir' olmak ABD Irak harekatını başlattığında oradaki muhabirleri sayesinde Türkiye Gazetesi, okuyucularını olanlardan haberdar etti... "Özet" savaşın ardından (Buradan bakıldığında) sonu gelmeyecekmiş gibi görünen "istikrara kavuşturma" döneminde de Osman Sağırlı yine o topraklardaydı... Osman'ın kaleminden Irak'ta yaşananları, değişimleri okudunuz... Peki ilkinde 32, ikincisinde de 27 gün Irak'ta kalan Osman Sağırlı neler yaşadı... Savaş ortamında muhabir olmak nasıl?... Bu konuları anlatmakta aslında ketum olan Osman'ın kuzey hariç Ramadi, Felluce, Basra, Bağdat'ta yaşadıklarına dair anlattıkları var bugün sayfamızda... Yaralı çocuk görüntüleri... Yağmalamalar... Bombardıman... Silah sesleri... Yanan petrol kuyuları... Aç, sefil insanların çaresiz bakışları... Umutsuzluk... Düne isyan... Yarına dair belirsizlik... Burnumuzun dibindeki Irak'ta son bir kaç ayda yaşananların özeti olabilir mi bu kelimeler bilinmez. Ama orada yaşananlar gazetecilerin çektiği görüntülerle, yazdıklarıyla böyle yansıdı dünyaya ve yansımaya devam ediyor. Dünyanın öbür ucundan gelmiş bazı adamların namlularının gölgesinde yaşamaya çalışan halk dünün ezilmişliğini nasıl üzerinden atar bilinmez. Ama gazeteciler görevlerine devam ettiği sürece buna dair ipuçları dünyanın öbür ucuna da ulaşacak şüphesiz. Objektifini iki ay boyunca Irak halkı üzerinde tutan onlarla nefes alıp veren Osman Sağırlı da o gazetecilerden biri; "-İlk gidişimiz tamamen tesadüftü. Savaş öncesi Irak'taki sosyal hayatı haber yapmak istiyorduk. Bunun için vize müracaatında bulunduk. Bizi canlı kalkan yapmaya çalıştılar ve 28 gün oyaladılar... Uçağımızın kalkacağı saatlerde bombardıman başladı. Havalimanına gittiğimizde diğer gazetecilerin gaz maskeleri, çelik yeleklerle hazırlandıklarını gördük. Bizde hiç bir şey yok. Ürdün'e gittik, tamamen tesadüfen basın merkezine akredite olmamız gerektiğini öğrendik. Oradan bir kart veriyorlar o olmadan çalışamıyorsun. Sınırdan geçtikten sonra hatırlarsanız, savaşın hemen başında bir otobüs vurulmuştu, o olaya şahit olduk. Bizi yaralıların olduğu yere götürdüler, kimini kolu kopmuş kimini bacağı. Morg diye bir yere götürdüler, 7 ölü üst üste konmuş..." Herşey bilgisayarla -Bir savaşa şahitlik etmeye gidiyordun. Ölü ve yaralıları görmeye kendini hazırlamıştın. Ama bu ilk karşılaşma?... "-Polis muhabirliği yaptığım için kana, ölüme alışkındım. Ama filmlerdeki savaş gibi değil oradaki savaş..." -Bağdat'a gittiğinizde ilk karşılaştığınız neydi?... "-Bağdat'a Saddam'ın saraylarının vurulduğu gece girdik. Havai fişek gösterisi gibi, makineli sesleri. Yolların kenarlarında petrol yakmışlar. Biz o yangınları bombalamadan sandık önce, meğer uçakların görüş alanını kapamak içinmiş. Oysa her şey bilgisayarlarla hesaplanarak yapılıyor..." -Sen şimdi böyle anlatırken çok rahat 'bombalandı, yandı' diyorsun da. Ya bombardıman sırasında yaşadıkların?... "-Depremi herkes bilir aşağı yukarı. Vuruyor ve bina sallanıyor. İşte kulaklarınızı tıkarsanız deprem oluyor diye kandırabilirsiniz kendinizi. Ortalıkta kesif bir gaz ve duman kokusu. Bir de ilk zamanlar sirenler çalardı. Siren sesi duydumu insan çukura düşecek bir arabadaki yolcu gibi önce dişlerini sıkıyor sonra kendini kasıyor ve bomba düşüyor. Günlük hayat devam ediyor.. Bombardımanın saatleri var ve elektrikler kesilmiyor. Saat 21.00 oldu mu şimdi başlar diyorsun. 01.00'e kadar sürüyor, saat beşte tekrar başlıyor. İlk günler kaçıyorduk sonra kaçmamaya başladık. Nereye kaçacaksın? Bulunduğun yerde yüzde birse dışarda vurulma ihtimalin daha fazla..." Sokaklar milislerin -Sokaktaki bu karşılaşmalarda neler yaşanıyor. Önce meslek mi geliyor, kimlik mi?... "-Önce gazeteciyim diyorsun. 'Çuvazat' yani pasaport diyor. Onların idam mahkumlarının boynuna takılan yaftalar gibi kağıtları var onlarla dolaştıkça sorun yok. Haftada bir on dolara değiştiriyorlar. Sokaklara milisler hakimdi çekip sorguluyorlardı. Çok iyi organize olmuşlar Bağdat nasıl düştü anlamadım..." -Yiyecek konusunu nasıl hallettiniz?... "-O konuda sıkıntı çekmedik desem yanlış olur. İlk zamanlar yiyecek zorda olsa buluyorduk. Ama sonraları büyük problem oldu. Amerikalı bir Richard vardı. Uzun süre Kahire'de kalmış. ABC muhabiri. Çok iyi Arapça biliyor ama konuşmuyor. Ona söylemiştik bayağı bir konserve buldu, su stokladı..." -İlk harekat bittikten sonra tekrar gittin ne değişmişti o günlerden bu yana?... "-Hiçbir şey değişmemiş. Değişmişse de daha kötü olmuş. Irak'taki geri kalmışlık, yoksulluk,insanların perişanlığı devam ediyor. Değişen şu, eskiden insanlar bombayla ölüyorlardı şimdi mermiyle ölüyorlar. Cebinizde birkaç kuruş para olduğunu fark ettikleri an yaşama şansınız yok. Her evde 1-2 silah var. Çünkü silah, olmazsa olmaz bir ihtiyaç gibi. Gündüz gözü gelip evleri basıyorlar çoluk çocuk kaçırabiliyorlar, 15 bin dolar fidye istiyorlar. . Bizim kaldığımız yere de arka bahçeden iki kişi geldi. Bir şey istemeye fırsat kalmadan bizi koruyan Irak'lı görevliler ateş edince gittiler. Kim kime ağır basarsa o kazanıyor. Hırsızlara Ali baba diyorlar. Şimdi 40 Ali baba var bir harami..." Çiçekle karşıladılar mermiyle uğurluyorlar -Kendi hayatını sürdürmek için her yolu meşru mu görüyor halk?... "-Tabii her yol meşru. Amerikalılar'ı çiçeklerle karşılayan Irak'lılar şimdi mermilerle uğurlamaya çalışıyorlar. Ama Amerikalıların gideceği yok..." -Amerikan askerleri böyle bir ortamda nasıl yaşıyor, nasıl ayakta kalıyor? Her gün bir kaç Amerikan askerinin öldüğünü duyuyoruz... "- Yansıyanın en az üç katı kayıp var. Tabii bunu açıklamıyorlar kendilerine göre de haklılar. Biz de yazamıyoruz. Ortalık ajan kaynıyor. Üçgen vücutlu, huni şeklinde insanlar dolaşıyor Bağdat sokaklarında..." Ölüm namludaki mermi kadar yakın... -Sen oradayken hayatını kaybeden gazeteciler de oldu. Bir gazetecinin öldüğünü duymak nasıl bir şey savaşı takip eden diğer gazeteci için?... "-O an için bir şey hissetmiyorsun. İyi ki ben değilim diye şükrediyorsun. Savaş içindeki bir gazeteci için ölüm, namlunun içindeki mermi var ya onun tetiğe uzaklığı kadar. Namlu sana döndümü gidersin. Biliyorsun ki burası devlet dairelerinin yoğun olduğu bir yer ve hedef. Gitmeyeceksin oraya, haber ikinci planda kalacak. . Savaş anında en iyi gazeteci en iyi haber geçen değil, yaşayan gazeteci. Yaşadıklarını anlatacak zamana sahip olması lazım. Biz yaşadığımız tehlikeyi Türkiye'ye gelince anladık. Hakikaten kanıksamak var ya, öyle oluyor ve ölüm de sıradan şeyler gibi gelmeye başlıyor. Falan yerde birileri ölmüş Allah rahmet eylesin diyorsun, ölümü hiç kendine yakıştıramıyorsun. Öyle bir cesaret geliyor ki. Bir de çok enteresan şeyler hissediyorsun, aniden çok sıkıntılı ortamda içine bir ferahlık geliyor. Bambaşka bir ortamda hissediyorsun kendini. Sanki savaşın içinde değilmişsinde ekrandan izliyormuşsun gibi oluyor. Belki inanmayacaksınız ama size dua edenlerden pozitif bir enerji alıyorsunuz. Döndüğümüzde bir çok insan sizin için çok endişelendik, dua ettik dediler..." -Osman sen bir babasın. Irak'a gitmen eşini ve çocuklarını nasıl etkiledi? "-Özellikle çocuklar çok etkileniyor. Oğlum 7, kızım 3.5 yaşında. Gazetede fotoğrafım çıkınca seviniyorlarmış. Büyüğü haberlerden dolayı etkileniyor, küçüğü daha anlayamıyor. Irak'ta bir patlama olduğunda herkes benim orada olduğumu düşünüyor. Rus gazeteci öldürülmüş hemen bize yakıştırmışlar. Ben üç günde bir ararım. Çok önemli bir şey duymuşsam ararım iyiyim diye. Kaldı ki internet vardı her gün er ya da geç bağlanıyordum arkadaşlara, işle yaşadıklarımla ilgili bilgi verip kapatıyordum. Türk gazetelerini takip ediyordum internetten..." - Saddam'ı arıyorlar mı?... "-Arıyorlar ciddi ciddi. 9 Nisan'a kadar Birruh Biddem neftik ya Saddam diyenler Bağdat düşünce çok ümitlenmişti. Amerika'ya çok bel bağlamışlardı. İstedikleri bir sıcak aş, hastane iş, paraydı. Ancak şimdi akşam satlerinde silahlı gösteriler oluyor halkın yoğun olduğu yerlerde. Saddam'ın yaşadığına ve direktifler verdiğine inanıyorlar. Ve o unutulan sloganı tekrar ediyorlar Birruh Biddem...." Vurulan belki ben olabilirdim... Felluce'de öldürülen 8 polisin cenaze töreni vardı. Ben de olayları takip ediyordum. Bir ara caminin önünde gerginlik oldu. Silahlar patlamaya başladı. Ortalık savaşta görmediğim kadar silahı orada bir arada gördüm. Mitralyözler bile vardı. Bir ara yüzleri kapalı çocuklar fotoğraflıyordum. Adamın biri gelip kolumdan tuttuğu gibi beni camiye doğru götürdü. Yolda müslüman mısın diye sordu. Olumlu cevap alınca kolumu sıkarak camiden içeri soktu. Görünüşte bana haddimi bildiriyordu. Fakat yarım saat sonra camiden dışarı çıktığımda CNN'in muhabirinin vurulduğunu öğrendim. Farkında olmadan olayların ortasından adını bile bilmediğim adam beni çekip kurtarmıştı. vurulan ben de olabilirdim.