Ortadoğu denilen bölge, bir ucu eski Mezopotamya yani Türkiye'nin güney hudutlarına, güney ucu, Arabistan yarım adasına ve hatta Hind denizine, doğusu Basra Körfezine, batısı da Akdeniz'e dayanan; büyük bir kısmı çöl, geri kalan yerleri de sıcak iklim yaşanan, su sıkıntısı çekilen ama petrolü bol, büyükçe bir kara parçasıdır. Bölge, insanlık tarihi boyunca büyük kanlı çatışmalara sahne oldu. Sosyal yönden bir çok çalkantıların başlangıç yeri. Ama iyi, ama kötü gelişmeler... Ortadoğunun bugünkü Irak, Lübnan, Ürdün, Suriye ve Filistin topraklarında bulunan insanların, etnik ve dini çeşitliliği, dünyanın başka bir bölgesinde görülemez. Önceleri, Araplar, Süryaniler, Fenikeliler, sonraları Rumlar ve Romalılar ve bilhassa Türklerle karıştıktan sonra, üç semavi dine mensup en az onbeş çeşit ırk, dini yol ve mezhebin mensupları bir arada yaşamak zorundalar. Mesela, Müslümanların yanında, Dereziler, Mütevaliler, Nusayri ve İsmaililere ilaveten, Maruni, Rum-Melkit, Rum Katolik, Süryani, Ermeniler (ki Katolik, Ortodoks ve Gregoriyen gruplar) ve Yahudiler bölgedeki ana topluluklardır. Yavuz Sultan Selim Han 1517 Mısır seferi esnasında, bu bölgeyi kolayca fethetti. Herkesi yerli yerinde bıraktı. Kendilerinden idareci tayin etti. Daha önce Lübnan ve çevresi, Mısır Memluklularınca idare edilirdi. Osmanlı'da olduğu gibi Memluklularda da toprak idaresi tımar sistemiyle idi. Ancak Memluklular, Lübnan topraklarını önce tımar sistemi ile yönettilerse de sonraları bunu veraset sistemine döndürdüler. Sultan Selim Han, Lübnan'ı alınca, toprakların yine veraset ile idaresinin devamını emretti. Ki koca Osmanlı devletinde coğrafyasında, toprakları tımara tabi olmayan tek bölge Lübnan oldu. Selim Han, Lübnan'daki Cemaatlerin en güçlüsü olan Dereziler'den MAAN oğullarını, emir tayin etti. Bu sistem ta 1697'ye kadar yani iki yüz seneye yakın böyle sürdü. Ve Lübnan tarihinin en huzurlu dönemini yaşadı. Fransa ve İtalya'dan gelen misyonerler, Derezi ailelerine Katolikliği aşılamaya başladılar. Bundan sonra bölgede karışıklık ve huzursuzluk aldı yürüdü. Lübnan liderliği 1697'de yeni Hrıstiyan olan Maan oğulllarından Beşir Şihabi'ye geçti. Onun oğlu Katolik Beşir Ömer, 1789'da Emir oldu. Ve 51 sene ülkeyi yönetti. Mısır valisi Mehmed Ali Paşanın Osmanlı Devletine isyanı üzerine, Beşir Ömer onun tarafını tutarak; Osmanlı Devleti aleyhine çalıştı. Fransızlar bu arada Marunileri, Derezilere karşı tahrik edip silahlandırdılar. Artık Lübnan'da huzur bitmişti. 1841'de tekrar idarede etkili olan Osmanlı devleti, İstanbul'dan Ömer paşayı Lübnan'a vali tayin etti. Ama her tarafta kan dereleri akıyordu. Maruni ve Dereziler birbirlerine karşı silaha sarıldılar. Fransızlar Lübnanlıları, Ömer paşaya karşı ayaklandırdı. İngilizler de Derzileri silahlandırdı. 1845'de Lübnan'a inceleme ve gerekli değişiklikleri yapmak üzere Osmanlı dışişleri bakanı Şekip efendi tam yetki ile gönderildi. Bu Şekip efendinin İstanbul'daki hükümete gönderdiği raporu Devlet arşivlerindedir. Bu raporda özetle şöyle yazıyor: "Lübnan'daki karışıklıkların tek bir sebebi vardır: Buradaki İngiliz ve Fransız Konsolosları Maruni ve Derezileri karşılıklı olarak kışkırtıp silahlandırıyorlar. Bu Konsoloslar Lübnan'dan çıkarılmadıkca Lübnan huzura kavuşamaz." Bir Türk devlet adamı, Fransızların Marunileri, İngilizlerin de Derezileri ölüme sürüklediğini tesbit etmişti. Şimdi batılılara soralım: Beyler hani Türkler barbardı. İşte tarihi belgeler sizin insanları birbirine kırdırdığınızı yazıyor. Şimdi zavallı ve o derecede gaddar İsrail ile, yine garip Filistinlilerin, Lübnanlıların gırtlak gırtlağa kan dökmelerinin sebebi de İngiliz ve Fransızların tahrik ve teşvikidir. Ey Emperyalist devletler!... Üç kuruşluk çıkarlarınız için binlerce masumu ölüme göndermeye son veriniz. Çalışıp alın teri ile kazanmak size hiç nasib olmayacak mı?