29 Mayıs 2005 Pazar günü dünya incisi İstanbul'un Türkler tarafından Fethinin 553'üncü yıl dönümünü kutlayacağız. Peki bizler Fatih'in bu güzel yadigarına, ne kadar sahip çıktık? İtiraf edelim ki, hakkıyla sahip çıkamadık. 1453'lerde Batıda insanlara eşya muamelesi yapılıyordu. Onların görevi, kendilerini idare edenlere her şeylerini vermek zorunda idiler. Kayıtsız şartsız itaat ederlerdi. İdarecilerinin karşısında, hiç ama hiçbir hakları yoktu. Fatih 32 senelik iktidarı zamanında bütün vatandaşlarına, bu günkü manada insan hakları olarak, her türlü serbestiyi sağlamıştı. Topkapı sarayında, devletin en üst karar organı olan Kubbealtı divanında, bizzat başkanlık ederdi.. Haftada beş gün toplanan divanda, devletin her türlü işi müzakere olunurdu. Her Osmanlı vatandaşının bu divana baş vurma hakkı vardı. Yani bu günkü dilekçe hakkı. Topkapı Sarayını çevreleyen Surlarda, bir ana kapı vardır. Bab-ı Hümayun yani devlet kapısı. Bu kapının 3 metre kadar sol yanındaki mermer kitabede 'ya valiye külli mazlumün' yani 'kim ki hakkının elinden alındığına, kaybettiğine inanırsa bu kapıya baş vurabilir' yazılı idi. Batı medeniyetinin 1900'lü yıllarda ve kısıtlı şartlarda vatandaşlarına vermeye çalıştığı dilekçe hakkını, Fatih Sultan Mehmet Han 1453'lerde mermere kazdırarak dünyaya ilan etti. Bu levhada din, dil, cinsiyet, yaş ayrımı da yoktu. Bu kitabe, şimdilerde bir çok davalarımızda son merci olarak AİHM'den medet bekleyen Fatih'in torunlarına çok iyi bir ders olsa gerekir. Fatih Camiinin inşaatında yetkili Rum Mimar, ihanet ederek; Mermer sütunları bir bahane ile kısaltınca, Fatih kızıp onu şiddetle cezalandırdı. Mimar da haksızlığa uğradım diyerek, Fatih'i mahkemeye verdi ve Fatih o mahkemede mahkum oldu. Adalete bakınız. İstanbul'un fethi ile Balkanlardaki Ortodoks dünyasını himayesine alan Fatih, Dünya siyasetini dengeye getirdi. O tarihe kadar Roma'daki Papalar, Avrupa krallarını, Kudüs'ü Türklerden kurtarmak bahanesiyle 9 defa haçlı seferine teşvik ettiler. Milyonlarca Avrupalı genç, Kudüs yollarında heder edildiler. Katalanlar 1204'de İstanbul'u bastılar. Kırk seneyi geçkin bir süre idareye el koyup, Doğu Roma yani İstanbul halkına kan ağlattılar. Hatta bu Latin zulmünden kaçan bir kısım Rum, Trabzon'da Pontus devletçiğini kurdular. Bu hareketin ardında da yine Papalar vardı. Güçlü Türk devleti ve onun emsalsiz hükümdarı, dengeli siyasetle, Katolik ve Ortodoks gençlerin hiç uğruna birbirlerini kırmaktan kurtuldular. Bizans düştüğü günlerde, İstanbul'da tek kütüphane ve okul yoktu. Her şeyi Bizans Papazları biliyor, halk ise tam cahil idi. Fatih hemen bir medrese yani üniversite açtırdı. Bu Ayasofya medresesine büyük paralar harcayarak; İran, Taşkent, Semerkant ve Buhara'dan zamanın en büyük bilim adamlarını getirtti. Özet olarak Fatih İstanbul'u, dünyanın adalet, bilim ve idare merkezi yapmıştı. Zannederim esas bu yadigarlara sahip çıkmak işin esasıdır.