Bugün sizlere sınırsız bayramı yazacaktım. Ancak 3 Ocak yani bayramın 4'üncü günü elektronik postadan bir mektup aldım. Sütunlarımın yetersizliğinden mektubu maalesef özetleyerek aşağıya aldım: "Sayın hocam Allah insanlara devlet, servet, evlat, sıhhat, makam ihsan ve emanet eder. Kullanmasını bilmeyenden emaneti alır. Benim derdim alan el değil veren el olmak. Bizim Karapınar ile Ereğli arasından hiç geçtiniz mi? Ve tsunamiden daha beter olan ve günlerce esen çöl rüzgarlarına (Tozunamiye) hiç rastladınız mı? Efendim ben böyle bir yerde kendi imkanlarımı kullanarak orman dikmeye çalışıyorum. Kimseden bir kuruş istemem. Tek sıkıntım vardı su. Bunun için de çevrem sıkıntıya girdiğimi görünce devletime başvurmamı söyledi. Ben de birkaç yere yazdım. Netice şu an belirsiz. İsteyen herkes bu çalışmamın doğruluğunu yöreden araştırabilir. Köyüm Konya Ereğli'sine 50 km mesafede Karacadağ üzerinde Beyören Köyü. Bu mektubu yazmaktan maksadım; belki örnek alan olur da, ağaç dikmek işi çoğalır. Ben kimseden çelenk, palamut parası, törenler istemiyorum. Önemli olan kuru söğütten dilli düdük yapmak. Ben emekli bir öğretmenim. Konya Ereğli'sinin Beyören Köyü'nde 1940'ta doğmuşum. Köyüm ülkemizin en fakir köylerinden biri. Doğru dürüst suyu, yolu yok. 220 hane olan köyümüz şimdi 40 haneye düştü. Bunlar da çoğu tek başına yaşayan, köyünü terk edemeyen insanlar. Öldüklerinde onların da kapıları kapanacak. Topraklarımız kıraç. Köyümün dağları bir zamanlar ormandı. İçinde ceylanlar, kaplanlar gezermiş. Dağın pek çok yeri üzüm bağı sekilerinin kalıntısı ile dolu. Şimdi ise bir çöl. Erozyon, toprağını sıyırıp götürmüş ve götürüyor. Ağaç dikmeye çok yerinde toprak yok. 40 yıl önce beş şeker çuvalı meşe palamudu satın aldım. Köylülerimizle dağımızın bir bölümüne bunları diktik. Palamutların pek çoğu yeşerdi. Ne yazık ki koruma imkanı olmadığı için hayvanlar pek azının yaşamasına fırsat verdi. Ankara Yüksek Öğretmen Okulunu bitirince, yurdumun birçok lisesinde öğretmenlik yaptım. Emekli olup memleketime döndüm. 1998'de emekli paramla köyümde taşlık araziler alıp kendi öz imkanlarımla orman dikmeye başladım. Kooperatiften aldığım evimi satarak arazimin etrafını hasır telle çevirdim. 8 km uzaktan kendi imkanlarımla bulduğum bir parmaklık suyu borularla, orman diktiğim araziye getirdim. Burada havuzlarda topladım. Bu suyu ağaçlara can suyu olarak kullanıyorum. Şu ana kadar 100 çeşide yakın (sedir, çam, dişbudak, meşe, mavi servi, mahlep, ceviz, Antep fıstığı vs.) on bin ağaç diktim Bu ağaçlar bugüne kadar güzel büyüdü. Boyları 50 cm ile 5 m arasında değişiyor. Fırsat buldukça dikime devam ediyorum. Tek sıkıntım suyun yetersizliği Ormanı yetiştirmek çok zor, yağmalamak ve yakmak ise pek kolay. Biz belki dedelerimiz gibi toprak fethedemeyiz, ama topraklarımızı 20 kat verimli hale getirirsek 20 kat toprak fethetmiş, yani ülke yüzölçümünü 20 kat büyütmüş oluruz. Bizler 'kıyametin kopuyor olduğunu görsek bile, ağaç dikmeli' inanç ve kültürünün sahibi iken nasıl oldu da bu güzel dağlarımız çırılçıplak kaldı? Bana ağaçlarım için su lazım. İmkanlarımın sonuna geldim. Rahim Demirbaş, Emekli matematik öğretmeni" Sayın Orman Bakanımız, işte malını mülkünü, sıhhatini orman yetiştirme uğruna, her şeyini ortaya koyan bir sevdalının mektubu. Sizin bu masum talebi, değerlendireceğinize ve destekleyeceğinize bütün kalbimle inanıyorum. Bu öğretmenimizi gönüllü, fahri orman bölge müdürlüğü ile onurlandıralım.