23 Ağustos 1921'de başlayan Sakarya Muharebesi, gece ve gündüz kesintisiz, 22 gün sürmüştür. Anadolu'nun kurtuluşunun başlangıcı olan bu zaferin, seksen altıncı senesini kutluyoruz. Birinci Dünya Harbi'nin sonunda, bir şekilde İstanbul'u Türklerin elinden almaya can atan İngilizler, Yunanlıları da İzmir'e asker çıkarmaya zorladılar ve hatta tehdit ettiler. Ünlü Türk düşmanı olan, İngiliz Başvekili Llody George, Yunanlılara her türlü askerî yardımı, desteği bol bol vaat etti. 15 Mayıs 1919'da İzmir'de karaya çıkan Yunan kuvvetleri, güya bölgedeki Rum ve diğer Hristiyanlara eziyet eden Türklerden; onları korumak için imdada gelmişlerdi. Ancak öyle bir tedbir almak yerine, Kordon Boyunda karaya ayak basar basmaz, Türk komutan ve erlerini sokaklarda sürükleyip, süngüleyip, canavarlıklarını sergilemeye başladılar. İki buçuk ayda, Ankara'ya ulaşarak, Haçlı yolunu açmaya çalışan çapulcular pek heyecanlı idi. Hani Ege Bölgesi Hristiyanlarını koruyacaklardı! Ankara'da işleri ne? Tabii ki mızrak çuvala sığmadı. İngiliz'in de, Yunan'ın da ve hatta Batının tümünün işi kocaman bir yalandı... Yunan kralı, kendisine saygılarını sunan İngiliz irtibat subayına, Ankara'da vereceği zafer balosuna davetiye veriyordu. Kral Kostantin, Kütahya'da bir harp meclisi topladı. Bu toplantıya, Başbakan Gonaris, Savunma Bakanı Teodaki, işgal kuvvetleri komutanı ve diğer kolordu komutanları katıldı. Gündem, İstanbul'un kaybından yani 466 seneden beri, Anadolu'ya giren bu ilk Haçlı ordusunun, Kudüs'e yolculuğu idi!.. Toplantıda Ordu Kurmay Başkanı General Rallis, yaptığı konuşmada; "İzmir'den itibaren ilerlememiz büyük zorluklarla karşılaştı. Anadolu içlerine ilerledikçe de sıkıntılar artıyor. Zayiatımız büyüdü. İkmal noktalarından da hayli uzağız. Korkarım, Anadolu bozkırları, birçok insanımıza mezar olacaktır. Bizi zafer yerine, hezimet bekliyor olabilir" dedi. Rallis ve onun gibi düşünen kolordu komutanlarını, kral ve başbakan korkaklıkla suçladılar. 9 Eylül 1922'de İzmir'de, Yunan kuvvetleri denize dökülünce hepsi gerçeği anladı ama iş işten geçmişti. Zira o komutanların hemen hepsi, hezimetin bedelini, darağacında sallanarak ödediler. Beri taraftan Sakarya Nehrinin batı kıyısına ulaşan düşmana karşı, Ankara'dan bir davranış gerekiyordu. Ancak mecliste yapılan görüşmeler, birçok fikir ayrılıklarını ortaya çıkarttı. Gazi Mustafa Kemal Paşa bir gece, hazırladığı bir teklifi meclise sundu. Teklif, meclisin yetkileri ile beraber Başkumandanlığın kendisine tevdii idi. Çetin görüşmelerden sonra, 5 Ağustos'ta, istenen yetkiler verildi. Memleket içinde birçok mal ve hizmete devlet hemen el koydu. Tekalüf-ü Harbiye kuralları hızlı işliyordu. Öyle ki üç bin kadar merkep, bugünkü Ankara'nın Gençlik Parkı denilen mevkiinde toplanarak, külüstür vagonlarla, cepheye ordunun saka ihtiyacı için gönderildi. 40.000 kişilik Türk ordusunda 10.000 tüfek vardı. Yani 30.000 kişide tüfek yoktu. Yüz km genişliğindeki cephe boyunca, 22 gece ve gündüz düşmanla boğuşuldu. Yunan ordusu ise tamamı teçhizat ve tüfekli yüz bin kişiden fazla idi. Ayrıca ellerinde İngilizlerin verdiği 300 modern top ile 20 uçakları vardı. Türk ordusunun top sayısı ise 170 kadardı. Ancak bunların ya mermileri yoktu, ya da yeterli sayıda değildi. Kanatları patates hamuru ile sıvanmış tek bir uçağımız vardı. Bu şartlar altında, subaylardan kurulu bölük ve taburlar savaşa sürüldü. Düşman tam bir hezimete uğramıştı. Sakarya'da zayiatımız bin subay ve 24.000 kadar er ve erbaş idi. 26 Ağustos'ta başlayan büyük taarruz neticesinde 9 Eylül 1992'de Yunan denize döküldü. Yüzlerce köy, ilçe ve ilimiz kurtarıldı. Sahi eskiden düzenlenen şanlı kurtuluş törenlerimiz şimdi neden yapılmaz? Yapılanlar da çok sönük geçiyor? Neden, neden? Bu mutlu yıl dönümünü idrak ederken; vatan ve millet uğruna şehit düşenleri ve gazileri rahmetle anıyorum.